Yazılar - (Köşe Yazıları)
Fransa ve Avrupa'da İslam - Ali Başaran

İşın acı tarafı, üzerinden kısa vadeli çıkar politikası yürütülen yabancı ve yabancı kökenlilerin, müslümanların seslerini çıkarmaması ya da seslerini duyuramamasıdır. Bu ülkenin yerleşik yurttaşları olan bu kesimin kendi toplumsal, politik, kültûrel çıkarları doğrultusunda örgütlü mücadelesi oldukça önemlidir. Kendi adına konuşacak olgunluk ve ilişki biçimlerini yaratmalıdır. Bunun en önemli yollarından biri de var olan demokratik örgütlenmeler (parti, sendika,..) içinde yerlerini almalarıdır.
« Ulusal Kimlik » tartışmalarının vardığı noktayı göstermek açısından başına yansıyan bir örnek verelim. « Bölge şeçimlerine bir ay kala, Franche Comté bölgesinde aşırı sağ cephe “Minareye hayır” listesiyle şeçimlere girmeye hak kazandı. Aşırı sağcı bölge başkanı adayı Christophe Devillers’nin hazırladığı listeye bölgede aşırı sağı temsil eden 3 parti, Fransa Partisi (Parti de la Françe), Ulusal Sağ Parti ve Comtois Cephesi ortak liste çıkardı.
Listelerine de “Fransa’da Minareye Karşı Çomtois Cephesi” başlığı attı. Valilik dün sürenin dolmasının ardından listeyi onayladığını açıkladı »
İsviçre’de başlayan bir tartışmanın şoven-ırkçı- popülizmci politikacılarca nasıl kullanıldığının açık örneği değil mi ?
Hollanda, Danimarka ve İsviçre’den sonra aynı tartışmalar Avrupa’nın değişiik ülkelerindeki sağcı, özellikle de aşırı sağcı partilerin ekmek parası haline geldi. Almanya’da ise Angela Markel aşırı sağcıların baskılarına rağmen klisenin çan kulesinden daha yüksek olmamak kaydıyla minareye karşı olmadığını açıkladı, ancak birçok bölge hükümeti ve belediye başkanları aynı fikirde olmadıklarını gösterdiler.
Bütün bunlar Avrupa ülkelerinin, yeni çağın yeni toplulukları olan müslümanlarla birlikte yaşamaya hâlâ hazır olmadıklarını ve bu sürecin epeyice sancılı olacağının göstergeleridir.
Doğrusu İslam içindeki radikal, yobaz dinci gruplarında bu konuda Avrupalı ırkçıların işini kolaylaştirdiğini söylemek yanlış olmasa gerek. Zaten İslama en büyük zararı da bu gruplar vermektedirler. Şöylevleri ve yaptıklarıyla « olumsuz » ve « kötü » izlemini tüm müslümanlara mal etmektedirler. Günümüzde oldukça çok başlı olan İslam adına konuşacak makamın olmaması da buna katkıda bulunmaktadır.
Dünyada 1.60 milyar müslüman var. Bunun % 60’i Asya’da, % 20’si Orta Doğu’da, % 15’i siyah Afrika’sında, % 2.5’i Avrupa’da ve % 0.3’ü de Güney Amerika ile ABD’de bulunmaktadır. Yeryüzündeki 317 milyon Müslüman da yaşadıkları ülkelerde (Hindistan, Etopya, Cin, ABD,..) çoğunlukta değillerdir.
Avrupa’da 55 milyon müslüman yaşamakta, bu nüfüsün sayısı her yıl 300-400 bin artmaktadır. 25 Avrupa Birliği ülkesi içinde en fazla müslümanın bulunduğu ülke 5.5 milyonla Fransa, sonra da 3.5 milyonla Almanya, 1.5-2 milyonla İngiltere, 1 milyonla İtalyadır. Ayrıca, 2.5 milyonla Bosna ve 1 milyonla Arnavutluk müslüman nüfüsun yoğun olduğu diğer ülkelerdir. Kısacası Batı-Avrupa ülkelerinde 10 milyon civarında olan müslüman nüfüs, Avrupa kıtası içinde 25 milyonla Rusya’da önemli bir sayıya ulaşmaktadır.
Avrupa ile bu denli içli-dışlı olmuş ve buralarda kalıcılaşmış bir inancın (farklı ırk ve uygulamaları da olsa ) önceden var olanlarla (Hristiyanlık, Yahudilik,..) karşılıklı saygı ve hoşgörüye dayalı, dengeli toplumsal projeler içinde yer almaları kaçınılmazdır. Bunun oluşumu aynı zamanda İslam inancındaki toplulukların Avrupalı Müslümanlar olmalarıyla da doğru orantılıdır. Bu anlamda, bazı müslüman aydın çevrelerce yürütülen « Fransız müslümanlığı » tartışmaları, zamanla « Avrupalı Müslümanlar » olabilmelidir. Suudi Arabistan ya da başka ülkelerin vesayetinden kurtulmalıdır.
Demokratik, hoşgörülü, farklı inanç ve ırkların birlikte yaşadığı toplumsal yapıları prensip edinen, kendisine yapılmasını istemediğini başkasına da yapmayan bilinçli bireylerden oluşan örgütlü yapılar bu konuda öncü olabileceklerdir. Buna oldukça ihtiyaç da vardır. Umarım şeçim dönemlerindeki olumsuzluklar beklenmeden Avrupa’daki demokratik müslüman ses, toplumsal ağırlığını koyarak kendini ifade edebilir de ırkçıların ekmeğine yağ sürenler üzerinde baskı gücü oluşturabilir.
Hıristiyanı, Yahudisi, Müslümanı aynı ülke, aynı şehir, aynı mahalle, aynı binada yaşamak durumundayız. Bulunduğumuz yerlerin yaşam koşullarından aynı oranda etkilenmekteyiz. Güzel bir yaşam ve gelecek hepimizin çıkarınadır bu da elbirliğiyle olur.
Her kesim kendini bu koşullarda sorgulama cesaretine sahip olursa, ortak projelerde buluşmak zor olmasa gerek. Zira aklın yolu birdir !
Ali Başaran,
28 Subat 2010
| Tarih: 25.03.2010 | ||
|
Değerlendir


















