Yazılar - (Araştırmalar)
TÜRKİYE DIŞINDAKİ ALEVİ GENÇLİĞİN DURUMU
KOŞULLAR, TEORİK PERSPEKTİFLER VE PRATİK ÇÖZÜMLER
1.) Giriş: Genç Olmak
Yukarıdaki ana başlıkta, “yurt dışında” değil “Türkiye dışında” dememin nedeni, “yurtdışı” kavramının gençliğin çoğunda sosyal yaşam, kültürel uyum ve gelecek kurma alanı bakımından gerçeği yansıtmadığından dolayıdır. Çünkü, örnek aldığımız toprak parçası Avrupa olunca, burada doğmuş veya büyümüş gençlik açısından Avrupa ülkeleri mi Türkiye mi, neresinin “yurt” neresinin “yurtdışı” olduğuna eski ölçülerle bakılamaz. Konuya giriş yapmadan önce, alışkanlık kazanmış bu yanılsamayı düzeltmek istedim.
Alevi gençliği genel olarak gençlik içinde düşünmeden, yalnızca Alevi olmak kategorisinde analiz etmek yanlıştır. Anlaşılır olduğu gibi, yanlış bir başlangıçtan doğru sonuçlar elde edilemez. Çünkü Alevi gençlik, kültürel açıdan karakteristik farkı
ne olursa olsun, sonuç itibariyle sosyolojik yapısı bakımından genç olmaktan kaynaklanan başka her hangi bir gençlik gibi gençliktir. Alevi gençlik, yalnızca Alevi gençliğin yaşadığı bir dünyada ve toplumda yaşamıyor. Tersine, Aleviler’in de içinde olduğu bir dünyada ve toplumda çok çeşitli dil ve kültürden gelen gençlikle yaşıyor. Bu objektif durum, Alevi gençliği Alevi olmayan gençlikle pek çok ortak payda da buluşturuyor. Ayrıca, Alevi gençliğin Aleviliği kendi içiyle sınırlayarak yaşaması olanaksız olduğu kadar yanlış olacağı düşünülürse, başka gençliği etkilemesi ve ondan etkilenmesi de kaçınılmazdır. İnsanlığın bütün doğruları yalnızca Aleviler’de toplanmamış olduğundan dolayı başka doğrulara da açık olmak gerekir.
2.) Gençlik ve Toplum
Alevi gençliğin de içinde olduğu genel olarak gençliğin sorunlarını, doğal ve siyasal bakımdan örgütlenmiş bulunan kozmopolit toplumsal yapı ile birlikte düşünmek gerekir. En kaba tabiriyle toplum, ekonomik, siyasal, kültürel, eğitsel vb. alanlarda, üretimden tüketime kadar örgütlenmiş sosyal bir yapıdır. Gençlik, toplumun bu örgütlenmişliğinin karakteristik biçimlenmesinde kuşak (generasyon) olarak hemen hiç bir rol almamış, kendisinden önce ve kendisi dışında baba ve dedelerinin yaratıp biçimlendirdiği bu toplumsal örgütlenmişliğin içinde istesin veya istemesin yer almak zorunda kalmıştır. Tercih ve temsil hakkı esas anlamda yoktur. Önceki kuşaklar gelişmenin dinamiğini görmeden aynı şeyleri yaparak ve düşünerek tekrarlamış, tekrarlanan şeyleri zamanla alışkanlık ve gelenek haline getirmiş, bunlardan değer yargılarını ve kültürlerini oluşturmuşlardır. Fakat toplum, sosyal kategori bakımından tek bir sınıf veya gruptan oluşmuyor; ana veya ara sınıflar gibi pek çok alt gruplardan ve çevrelerden oluşuyor. Egemen ve sömüren sınıflar ile egemen olmayan ve sömürülen sınıfların ekonomik-sosyal çıkarları doğal olarak toplumu iki ana kampa
bölmektedir. Buna bağlı olarak düşünürken kurdukları iki ayrı sistem ve metodlarıyla, alışkanlıklarda, geleneklerde, değer ölçülerinde ve kısaca kültürde iki ana kategoriye bölünürler. Burada akılda tutulması gereken şudur:
Her toplumda egemen kültür, egemen sınıfın kültürüdür. Ara sınıflar da bu iki sınıf arasında gidip gelmekle birlikte, kendi sosyal durumlarına uygun alışkanlıklar,
gelenekler, değer ölçüleri ve bir kültür yaratırlar. Bu sınıfsal bölünmüşlükten kaynaklanan ayrı, farklı, olumlu ve olumsuz çelişmeli düşünce ve yaşam biçimine din,
töre, aile ve çok yönlü psikolojik farklılıklardan doğan çelişmeler de eklenince, dağ kadar büyük fakat kum kadar küçük kümeleşmiş, kalıplaşmış anlayışlar ortaya çıkmaktadır. Ayrıca, toplumun, beyaz ve kara gibi çok kolay birbirinden ayırdedilebilen yalnızca iki parçadan oluşmadığını ve sosyal durumu bakımından ezilen-sömürülen herkesin aynı zamanda doğru düşünüp doğru pratik sergilemeyeceğini de akıldan çıkarmamak gerekir. Gençliğin, kendi dışında yaratılmış fakat kendisine dayatılmış bu kadar çok seçenek içinde olumlu olanları olumsuz olanlardan ayırarak yolunu bulması olanaksız değilse de kolay da değildir. “Hangi aile ve çevre eğitiminden beslenmiştir, bağımsız karar verme yeteneği ne kadar gelişmiştir?” gibi sorular, gençliğin kendi inisiyatifiyle kendisine yol çizmesinde önemli faktörler olmakla birlikte her şey değildirler. Çünkü kendisi, ailesi ve çevresi dışında, fakat tümünü her bakımdan içerebilen çok çeşitli ilişki biçimleriyle bir toplum vardır. Önceden yaratılmış ve yerine oturarak biçim (form) haline gelmiş karakteristik çok şey, pek çok yönüyle gençliğin dışındadır. Buna karşı gençlik, bir Çin deyiminde de söylendiği gibi “üzerine yazı yazılmamış beyaz bir kağıt gibidir.” Oturmuş, kalıplaşmış ve sınırları çizilmiş durağan yargıları ve önyargıları ya yoktur, ya da son derece zayıftır. Dolayısıyla gençlik, toplumsal yaşama tümüyle olmasa da daha çok doğal gereksinimlerin ve doğal düşüncelerin gözüyle bakar. Bu durum gençliği, toplumun durağan, sınırları çizilmiş eski düşünce ve yaşam anlayışı ve tarzıyla karşı karşıya getirir. Ki bunlar içinde insanlık dışı ve yanlış olanlar olabilir, veya sosyal koşullar ve zaman açısından önceden doğru olsa da sonra eskimiş olan, yerine yenilerinin koyulması gereken yaşam anlayışı olabilir. Bu, gençlik (yeni) ile, yeniye karşı direnen korumacı (eski) toplum arasında sürekli bir çelişme ve çatışmaya yol açar. Gelenekçi kuşaklar arasında göreceli ve hatta köklü farklar da olabilir, fakat toplumların gençliğe bakış açısında oluşmuş şu yargı genelde ve her yerde vardır: “Gençler bilmez!” Gençliğe “bilmez” gözüyle bakıldığı için onların düşündüklerini açıklamalarına ya gerek duyulup fırsat verilmez, ya da düşündükleri pek ciddiye alınmaz. Gençliğin kendi dışındaki ve kendisinden önceki toplumun yapısından kaynaklanan siyasal ve grupsal çelişme ve çatışmalardan doğan “siyasal oyunlar”dan pek “bilgisinin olmadığı” doğrudur. Çünkü gençliğin kalıplaşmış kurguları, yargı ve önyargıları yoktur. Gençliğin yabancısı olduğu, çok kez hayal kırıklığına uğrayıp
şaşkınlık geçirdiği şey toplumun bu yüzüdür. Çok doğal olarak gençliğin yaşam tecrübesi toplumun bu yüzünü zorlanmadan görebilecek bilgiye sahip değildir. Çünkü bilgi, okumak-araştırmak-düşünmekle de (teori) edinilebilse de, fakat esas anlamda pratik tecrübe ile, yani yaşayarak elde edilir. Çok yaşamak çok anlamak anlamına gelmez, fakat bilmek için de yaşamak (zaman) gerekir.
3.) Gençlik, Genel Eğitim Ve Meslek Eğitimi
Gençliğin pratik tecrübe kazanması ve teorik bilgi edinmesi için alanları ve araçları nelerdir? Bu alan ve araçları, genel eğitim ve meslek eğitimi olarak ikiye ayırabiliriz. Her ikisini birbirinden koparmak, insanla üretimi birbirinden koparmak gibi olanaksızdır. Her ikisi de insan için bir gereklilikten de öte zorunludur. Fakat burada dikkat çekilmesi gereken bir nokta var: Meslek sahibi olmak, en azından üretimin her hangi bir yerinde yer almak ve ustalaşmak yaşam için önemlidir. İçinde yaşadığımız
kapitalisat sistemin koşulları insanın (söz konumuz gençliğin) birden fazla alanda ustalık kazanmasına olanak tanımadığı gibi istemiyor ve bir tek mesleğe mahkum
ediyor. Fakat meslek eğitimini insan yaşamının temeline koymak, dünyaya ve toplumsal yaşama yalnızca meslek gözünden bakmak, beyin ve ruh olarak insanı köleleştirmekle kalmaz, çok ağır suçlar işleyen bir araca da dönüştürebilir.
Savaş için her türlü silahı yapanların en yüksek meslek uzmanları olduklarını buna örnek gösterebiliriz. İnsanı mesleğe, “yaşamak için” çalıştığı işe mahkum eden nedir? Bunun cevabı, kişilik (karakter) ve kültürel bakımdan gelişmemişliktir. Kişilikli ve kültürel gelişmemişlik, genel eğitimden yoksun olmakla orantılıdır. Öyleyse, genel eğitimden ne anlaşılmalıdır? Genel eğitime sınır çizmek olanaklı değilse de,
bazı temel noktalara dikkatleri çekmek yine de yararlıdır. Öncelikle, şurdan bir giriş yapılabilir: “Genel” sözcüğü bize neyi hatırlatır? “Genel bilgi” ya da “temel bilgi”, tarihi ve bugünüyle bir tek insandan yer yüzündeki bütün insanları ve insanlığı, bir tek nesneden bütün bir evreni hatırlatır. Soyut ve somut olsun, bize kadar gelmiş bütün bilgisel tezler, anti-tezler ve sentezler şunu gösteriyor ki, doğa ve toplumun iç hareketi ve hareket yasaları üzerine bilgi edinmek için, insanlık, basit ve küçük objelerden karmaşık ve büyük (genel) objelere yönelmiştir. Kavramlaştırılmış düşünce durakları olan, fakat sonu olmayan (zahmetli güzellik de buradadır) bu yaşamsal ilgi ve uğraş, analizi ve kavramayı kolaylaştırmak amacıyla doğa-toplum bütünü kendi özelliklerine göre iki ana kategoriye ayrılmıştır: Doğa ile ilgili olanlara Doğa Bilimleri, toplum ile ilgili olanlara Toplum Bilimleri adı verilmiştir. (Birinde yoğunlaşanın diğerlerini unuttuğu veya ilgilenmediği yanlış örnekler burada da az değildir). Her iki kategorik ana bilimler, kendi içinde alt kategorilere ayrılmıştır: Fizik, astronomi kimya ve sosyoloji, antropoloji, psikoloji gibi… Bunların geçmişini incelemek için de, Tarih Bilimi doğmuştur. Bütün ana ve alt bilimleri ve tarihi objektif analiz etmek ve objektif sonuçlar çıkarmak için, bütün parçaları hem bütünlük içinde hem de ayrı yanlarını, bunların birbirleri üzerindeki etkilerini ve birbirleriyle olan ilişkilerini kavramak için, “evrensel bilgilerin bilimi” diyebileceğimiz felsefe elde edilmiştir. Görüldüğü gibi, genel bilgi, felsefe ile birlikte bütün bilgileri kapsar. Bütün bunları en son noktasına kadar bilmek, ne yazık ki hiç kimse için olanaklı değildir. Fakat “en son noktaya kadar bilmek” için öğrenme çabası göstermek kadar güzel bir şey de yoktur. Bilimin gelişme dinamiğinin temeli budur. Sosyo-ekonomik yapıları ve siyasal sistemleri gelişmemiş toplumlarda eğitim sisteminin çağdışı bozukluğundan söz etmeye gerek yok. Fakat şunu da bilmek gerekir ki, sömürü ve kâr amaçlı kapitalist sistemin denetim kurduğu toplumların “eğitim kurumları”nda yalnızca “ders” olarak verilenlerden hem teorik hem de uygulamalı genel bilgiyi en az düzeyde ve doğrularıyla öğrenmek de olanaklı değildir. Özellikle Sosyal Bilimler alanında bu kesinlikle böyledir. İlkokuldan üniversitelere kadar verilen eğitimin içeriği, bilgi teorisi ve mantık bilimi bakımından toplumsal çelişmeleri ve sosyal-siyasal problemlerin temel nedenlerini göstermekten ve çözüm metodları sunmaktan uzaktır. İsimlerinin başında Prof., Dr., ve benzeri başka unvanları (titel) okunan her öğretmenin “genel bilgi” adına doğruları öğrettiğini sanmak yanıltıcıdır. Sonuç olarak şu söylenebilir: Gençlerin bu okullardan geçmesi gerekir, bu güzel bir şeydir. Fakat okul bitirmek, genel bilgiye varmada ancak bir başlangıç olabilir, o kadar. Okumayı, yazmayı ve saymayı bilen ve uzun bir çabayı gerektirdiğini bilerek bilginin peşinden koşan, fakat okul unvanları olmayan her insan, genel bilgide ileri aşamalara pekala varabilir. Genel bilgide derinleşmek ve olgunlaşmak, okul döneminde ve sonrasında gidilen yolun sağına-soluna, önüne-arkasına bakarak, tekrar tekrar düşünerek, öğrenilenleri o günkü ve geçmişteki deneylerle karşılaştırarak sistemli sonuçlar çıkarmak ve bunları kültürel düzeyde içselleştirerek yaşamayı gerektirir. Bilgi edinmenin bu evrensel diyalektiği, her insanda, Alevi olsun veya olmasın her gençte değişmeyen kuraldır.
4.) Alevi Genç Olmak
Alevi gençliğin genel gençlik ile ortak paydalarını görmemek ne kadar yanlış ise, genel gençlik içindeki Alevi gençliğin Alevi olmaktan kaynaklanan özgün, farklı durumunu görmemek de o kadar yanlıştır. Alevi gençliğin genel gençlik içindeki
özgünlüğünü ve farklılığını oluşturan düzey Alevi olmasıdır. Bu durumda, Türkiye dışında yaşayan Alevi gençliğin durumunu bugün ve gelecek açısından irdelemek için, Türkiye’den dünyaya dağılan/açılan Aleviler’in ve Aleviliğin geçirdiği süreçleri objektif değerlendirmek gerekir. Biz bu yazı kapsamında, Aleviliği teorik ve tarihsel
yönleriyle ele almayacağız. Son 50 yıldan bu yana geçen süreçlerde yaşanmış örgütsel, pratik ve demografik değişimleri satırbaşlarıyla tezler halinde irdelemekle yetineceğiz.
4.1.)
Son 50 yılda Alevi toplumu çok büyük ve köklü değişimler yaşadı. Bu değişimler, Aleviler’de ve Aleviler’in Aleviliği yaşamasında da büyük ve köklü değişimleri beraberinde getirdi. Bir tahmin yapmak gerekirse, her şeyden önce, demografik (nüfusun yer değiştirmesi) açıdan bugün Aleviler’in yüzde 70’i, 50 yıl önce doğup
yaşadığı yerde yaşamıyor. Köyden büyük şehirlere, köyden-şehirden yurt dışına büyük göçler oldu. Buralarda bir kaç yeni kuşak doğdu. Köy tarzı geleneksel Aleviliği yaşayan yaşlı kuşaklar, yeni koşullarda kendi Alevilik yaşam tarzlarını şehirde ve yurt dışında yaşayamadıkları gibi, genç kuşaklara da aktaramadı.
4.2.)
Bu köklü objektif değişim, toplu halde duran ve oturmuş geleneklerle Aleviliği yaşayan Alevi kitlesinin geleneksel dedelik (pir, mürşit, rahber)-taliplik-musahiplik; cem-görgü-sorgu; kültür-sanat örgütlenmesini, kurum ve araçlarını dağıttı, veya en azından işlemez duruma getirdi. Bugün bu kurumların ve unvanların adı Aleviler içinde hala geçiyor ve saygı da uyandırıyor. Fakat görevleri, işlevleri ve sorumlulukları bakımından önceki bağlayıcılıkları olmayan, sadece soyut ve sembolik değerler olarak vardırlar. Geçmişten kalan ne varsa ve ne kadar varsa, bugünün gelişmesine ayakbağı olmadıkça ve insanı geriye çağırmadıkça hoşgörüyle karşılanmalı ve korunmalıdır.
4.3.)
Aleviliğin dede-talip-musahip bağları çözülüp dağılınca, yaşam biçimini bize veren kültürün eski biçimiyle yaşam bulduğu töreler de sürdürülemez oldu. Eğitim- muhabbet cemleri, görgü cemleri ve bunların iç hukuku düzenleyen misyonları ortadan kalkmıştır. Bunun diğer adı, törenin ve kültürün bu tarz yaşam biçiminden bir
kesinti ve kopuştur. Bu kesinti ve kopuşun acılı ve hızlı olduğu söylenebilir. Fakat geriye döndürülemez objektif durum budur.
4.4.)
Yaşadıkları yerlerdeki dede-talip-musahip ve dost ve akraba bağlarından kopan Aleviler akın akın büyük şehirlere ve yurt dışına yerleştiler (daha doğru ifade edersek, serpiştiler). Sosyal bir varlık olan insan için bu yıkıcı duruma, şehirlerin acımasız sosyal baskısı ve daha da ağır olanı, Sünni din-cami baskısı eklenince, Aleviler
açısından yaşam daha da çekilmez oldu. Bir yandan bu acı çekilirken, diğer yandan buna karşı bir çözüm yaratma arayışları da başladı. İlk akla gelen, şehir yaşamına özgü köy ve yöre dernekleri oldu. Buna paralel olarak, dağılmış ve işlenmeyen cemlerin ve diğer Alevi törelerinin yerini, bir tatmin anlamı taşıyan kasetlere okunan deyişler aldı. Bu yapılanlar, alt düzeyde de olsa Aleviler’de belirli bir bilincin
oluşmasına hizmet etti. Bu çabaların ve araçların başka koşullarla (yurt dışındaki Aleviler’in örgütlü emeği bugün gelinen noktada Aleviliğe ve Alevilere çok büyük bir katkısı vardır) birleşmesi sonucunda, Aleviler için bir “milat” diyebileceğimiz Alevi Bildirgesi 1989’da yayınlandı. Daha sonra bu Bildirge’yi, doğrudan Alevi-Bektaşi adı ile derneklerin, federasyonların, konfederasyonların, meclislerin ve vakıfların kuruluşu
izledi.
4.5.)
Yapılan işler ve uygulanan kurallar değişince insan da, yani düşünce biçimleri de değişir. Sömürünün, ezenin ve haksızlıkların olduğu dünya durdukça, bunlara
karşı olan ve Aleviliğin temelini oluşturan felsefi dünya görüşü de duracak ve değişmeyecektir. Fakat örgüt biçiminden uygulama biçimine her şey, zamana, yere ve sosyal-teknik gelişmeye bağlı olarak değişir. Bu genel toplum yasası Aleviler için de geçerlidir. Anlaşılabildiği gibi, Aleviler’in örgütsel araçlar ve örgüt biçimleri üzerinden yaptığı işler (Aleviliği yaşama biçimi) değişmiş, bunun yerini yenileri almıştır. Buradan şu anlam çıkar: Aleviliği sürdürmek ve geliştirmek çoğunlukla eski araç ve metodlarla mümkün değildir. Eski olanları tümüyle yok saymamakla birlikte, Alevilik yaşamı yeni olandadır. Bu yönüyle ne yaşlısı ne de genci hiç bir Alevi “ben değişmedim” diyemez. Değişmiştir! Fakat bu değişim her Alevide aynı ölçüde ve aynı anlayışta olmayabilir ve değildir de. Olumsuz yönde değişenler yok değilse de, geneldeki değişim olumlumdur. Bütün bunlar bir tarafa, değişimi anlamak, geleceğe taşıyarak yaşamak ve yaşatmak görevi ve sorumluluğu esas yönüyle Alevi gençlere düşüyor.
4.6.) Gençlik Gelecektir
“Gençlik gelecektir” deyiminden çıkan anlam, “geleceği gençlik kuracaktır.” Peki ama, hangi gençlik? 15 ile 30 yaş sınırını “gençlik yaşı” kabul edersek, bu yaş sınırında bulunan her hangi bir Alevi gençlik mi? Yoksa, tarih ve sosyolojik bakımdan bu kadar köklü değişimler geçirmiş, temel biçimlerde (form-model) önceki pek çok şeyin yerini yenileri almış, her koşulda insana ve insanlığa uygun bir Aleviliğin dinamizmini kavrayacak kadar eğitilmiş ve eğitim almış, aydınlanmış, fakat aynı zamanda pratikte değişme ve değiştirme cesareti olan Alevi gençlik mi? Elbette ki ikincisidir; yani bilgi almış bilge gençliktir. Gençliğin eğitiminden söz ederken, akla gelen ilk soru şu oluyor: Öğretmenler kim? Gençliğin eğitiminden ısrarcı olmak kadar, “öğretmenler” belirlemede de seçici olmak gerekir. Dogmatik din kitaplarını referans almamış, yalnızca çağın ve toplumsal yaşamın sosyal pratiğinden dışa vuran eşitliğin, sevginin ve dayanışmanın felsefi ve siyasal düşüncelerini tarih boyunca referans almış Aleviliği ve değişimin toplumsal gerçeğini kavrayabilen ancak Aleviliği öğretmede öğretmen olabilir; her hangi bir öğretmen değil!
5.) Alevi Gençlik İçin Eğitim Kaynakları
5.1.)
Her eğitim için olduğu gibi, Alevi gençliğin eğitimi de ancak kaynaklar üzerinden olabilir. Dolayısıyla, eğitim kadar kaynakları düşünmek de önemlidir. Peki bu
kaynaklar hangileridir? Eğitim için birinci kaynak, her zaman yaşamın kendisidir,
yaşamdan öğrenmek esastır. Yaşamın zaman ve sosyal gelişmişlik bakımından hangi durumda olduğu ve hangi yönde ilerlediği, neleri götürdüğü ve neleri getirdiği,
üretim yaşamından kültürel yaşama nelerin yapıldığı (biz ne yapıyoruz?), sosyal
grupların sınıfsal ve sosyal bakımdan nasıl ve nerelerde ayrıştığı ve egemen güçlerle muhalif güçler arasındaki mücadelenin hangi boyutta olduğu ve hangi araçlarla sürdüğü, koşulların kimlerle birleşmeyi ve kimlerle ayrışmayı gerektirdiği… gibi
karmaşık çelişmeler üzerine düşünerek sonuçlar çıkarmak yalnızca eğitim için birinci kaynak olmakla kalmamakta, aynı zamanda teorik (soyut) eğitime gerekli olan maddi
objeyi (somut) de sunmaktadır. Teorik bilginin “söz yığını” olmaktan çıkıp sosyal yaşamı çözümleyen dinamizme sahip olması için, yaşam ile bilginin birliği bir zorunluluktur. Gerçek bilgi, yaşamdaki çelişmeleri objektif açıklayan ve dönüştürmek için araçlarını da sunan bilgidir. Bu düzeyde bilgi sahibi olabilmeleri için, gençlerin bulunduğu ülkenin dilini (hatta bir kaç başka dili), tarih, sanat ve kültürünü en üst düzeyde öğrenmeleri ve kavramaları gerekir. Bu olmadan, yaşamı anlamak ve
yaşamdan öğrenmek de imkansızlaşır.
5.2.)
Teorik bilgi için teorik analizler yapmak gerekir. Bunun kaynakları da, alanı ve olanı gözleme dışında yazılı eserlerdir. Yazılmış eserlerin hiç biri bize bütün bilgileri veremez. Her eserin içerdiği doğrular farklı olabilir, biri diğerinden zengin olabilir, doğruları yanlışları olabilir veya mantık disipliniyle bir eser tümden yanlış da olabilir. Bundan dolayıdır ki, kaynak araştırırken yalnızca istediğimiz bilgileri içeren eserleri değil, aynı zamanda bize karşıt düşünceleri içeren eserleri de incelemeli ve
karşılaştırma metoduyla bilgimizi sağlamlaştırarak sistemleştirmeli ve temellendirmeliyiz. Her durumda, hangi eseri incelersek inceleyelim, her düşünceyi
bağımsız mantık terazimizde tartmalı, doğru ve yanlışı buna göre ayrıştırmalıyız.
Fakat mantık ölçümüzü doğru işletmemiz için de, belirli prensiplerimizin olması gerekir. Bu prensipler neler olabilir? Analizler yapmamışsak, bilgimiz “yeterli değil”se,
“prensipler”imizden söz etmek mümkün mü? Böylesi bir tez tümüyle doğru değilse de, tümüyle yanlış da değildir. Doğru prensipler, insan olmaktan dolayı
insanın doğasında vardır. Bunlar, çağları aşan nitelikte “insanlığın ortak değerleri”
diyebileceğimiz evrensel prensiplerdir. Örneğin; insanın sömürülmesi, öldürülmesi, zulüm görmesi her çağda kötü görülmüş ve karşı çıkılmıştır. Buna karşılık, her çağda insanlık eşitliği, yaşam hakkına saygıyı ve sevgiyi yüceltmiş, doğruya ölçüt yapmıştır. Bu kadar basit prensipleri ve ölçüleri bilmek ve bunlara göre davranmak için mutlaka kitaplar okumaya ve analizler yapmaya gerek yoktur. Ancak, toplumsal yaşamın ortaya çıkardığı çok boyutlu çelişmeler ve insana yüklediği görev ve sorumluluklar, yalnızca gelenekten devralınan doğru fakat basit prensipler ölçüsünde birey olarak
davranmakla yetinmeye izin vermiyor. Basitten hareketle karmaşık bilgilere yönelmek, bu bilgileri tarih ve felsefi derinlikte örneklemelerle başkalarına söz veya yazı ile anlatmak gerekir. Teorik bilgi budur. Bu bilgi, sistemli okuyarak, araştırarak,
karşılaştırarak ve bir mantık bütünlüğü oluşturarak elde edilebilir ancak. Tarihte ve bugün, her zaman böyle olmuştur. Kitaplar bu nedenle yazılmamış mı?
5.3.)
Yazılı eserlerden söz edince, özellikle Alevi gençler açısından Alevi eserlerin önemi de ortaya çıkmaktadır. Ne yazık ki, yeterli bilginin alınabileceği Aleviliğin yazılı eserleri son derece azdır. Buyruklar, Alevi önderlerinin yaşamlarını ve sözlerini içeren
Menakıpname’ler ve Velayetname’ler dışında tarih metinleri (düz yazı) yok gibidir. Olanlar da, Alevi önderlerinden çok sonra ve “hayırsiz” eller tarafından yazılmış,
doğrularla birlikte yanlışları da içeren birden fazladırlar. Bildiğim kadarıyla, sağlam bilgi içeren bir tek eser, Batıni felsefe ağırlıklı Şeyh Bedreddin’in Varidat kitabıdır.
Bunların dışında geriye bir tek sağlam kaynak kalıyor, o da Alevi-Bektaşi şiiridir. Aleviliği bugüne taşıyan, bozulmamış esas kaynak bu şiirlerdir. Bu şiirlerde felsefeden siyasal çağrılara, ekonomik yaşamdan kültüre ve etik davranışa, evrenin
yaratılışından insanın yaratılışına ve gelişme süreçlerine her şey vardır; hem de doğruları ve bilimselliğiyle vardır.
5.4.)
Fakat burada da, daha fazlasıyla Türkiye dışındaki Alevi gençlik için önemli bir problem ortaya çıkmaktadır: Alevi şiir diline yabancılık. Deniz kadar derin, kültür hazinesi olarak çok zengin Alevi şiirinin dili ve imgesi Türkçedir. Öte yandan,
Avrupada yetişen genç kuşakların her geçen gün biraz daha Türkçe dilinden koptukları ve bu gidişatı geriye döndürmenin mümkün olmadığı bir gerçektir. Bu durumda Alevi gençlerin Alevi şiiriyle tanıştırılması ve eğitilmesi gün geçtikçe zorlaşmaktadır. Burada önem arz eden şey, bu şiirlerin şimdiden ve büyük oranda Avrupa (öncelikli olarak İngilizce, Almanca ve Fransızca) dillerine çevirilmeye
başlanmasıdır. Bu görev, herkesten önce Alevi kurumlarına düşmektedir. Alevi kurumları bir çeviri grubu oluşturmalı, büyük Alevi ozanlarının divanlarını (toplu şiirleri) olduğu gibi, diğer ozanlardan da seçkiler yaparak, zengin bir Alevi Şiir Antolojisi çıkarmalıdır.
5.5.)
Öte yandan, son yirmi yılda Alevilik üzerine çok sayıda kitap çıktı. Doğruluğu
yanlışlığı biryana, çıkan bu kitapların dili de Türkçe olduğundan dolayı Avrupa’daki gençlik bu kitaplardan da yararlanamıyor. Burada Alevi kurumlarına yine görevler düşüyor. Alevi kurumları yazarları yabancı dilde de yazmaya teşvik etmek yanında, üniversitelerde okuyan çok sayıda öğrencinin bitirme tezlerini Alevilik üzerine yapmaya ikna ve teşvik ederek, bu öğrencilere burs veya finansal desdek vererek
yardımcı olmalıdır. Görüldüğü ve tahmin edildiği gibi, bir kitabı Türkçe okuyup
anlayacak kadar Türkçe bilmeyen Avrupadaki binlerce genç (bu sayı her yıl çoğalmakta ve fakat Avrupa’da Aleviliği bunlar sürdürecektir) teorik kaynak bakımından oldukça yoksundur. İstediği her hangi bir konuda araştırma yapacak veya merak ettiği bir noktayı netliğe kavuşturacak kitaplar yoktur veya yok gibidir.
5.6.)
Gençlerin eğitiminde çok önemli bir nokta daha var: Diyelim ki teorik eğitimde gençlere büyük imkanlar yaratıldı ve gençler eğitilip bilgilendirildi. Bu yeter mi? Hayır, yetmez. Teoriyle birlikte uygulamalı (pratik) eğitim de bir zorunluluktur. Bundan
anlaşılması gereken şudur: Bilinçlerinin, sorumluluklarının ve inisiyatiflerinin gelişmesi için, gençler Alevi kurumlarında görevlendirilmelidir. Bu da, “adet yerini bulsun” diye bir kaç genci kurumların fotoğrafında göstermek değil; fakat gençleri yaşlıların geleneksel düşünce ve yaşam kalıplarında biçimlenmeye zorlamak hiç değil!
Gençler özgür olmalı, özgür düşünmeyi öğrenmeli ve Alevi kurumlarındaki sayıları çoğaltılmalıdır.
Ümit SARI
1.) Giriş: Genç Olmak
Yukarıdaki ana başlıkta, “yurt dışında” değil “Türkiye dışında” dememin nedeni, “yurtdışı” kavramının gençliğin çoğunda sosyal yaşam, kültürel uyum ve gelecek kurma alanı bakımından gerçeği yansıtmadığından dolayıdır. Çünkü, örnek aldığımız toprak parçası Avrupa olunca, burada doğmuş veya büyümüş gençlik açısından Avrupa ülkeleri mi Türkiye mi, neresinin “yurt” neresinin “yurtdışı” olduğuna eski ölçülerle bakılamaz. Konuya giriş yapmadan önce, alışkanlık kazanmış bu yanılsamayı düzeltmek istedim.
Alevi gençliği genel olarak gençlik içinde düşünmeden, yalnızca Alevi olmak kategorisinde analiz etmek yanlıştır. Anlaşılır olduğu gibi, yanlış bir başlangıçtan doğru sonuçlar elde edilemez. Çünkü Alevi gençlik, kültürel açıdan karakteristik farkı
ne olursa olsun, sonuç itibariyle sosyolojik yapısı bakımından genç olmaktan kaynaklanan başka her hangi bir gençlik gibi gençliktir. Alevi gençlik, yalnızca Alevi gençliğin yaşadığı bir dünyada ve toplumda yaşamıyor. Tersine, Aleviler’in de içinde olduğu bir dünyada ve toplumda çok çeşitli dil ve kültürden gelen gençlikle yaşıyor. Bu objektif durum, Alevi gençliği Alevi olmayan gençlikle pek çok ortak payda da buluşturuyor. Ayrıca, Alevi gençliğin Aleviliği kendi içiyle sınırlayarak yaşaması olanaksız olduğu kadar yanlış olacağı düşünülürse, başka gençliği etkilemesi ve ondan etkilenmesi de kaçınılmazdır. İnsanlığın bütün doğruları yalnızca Aleviler’de toplanmamış olduğundan dolayı başka doğrulara da açık olmak gerekir.
2.) Gençlik ve Toplum
Alevi gençliğin de içinde olduğu genel olarak gençliğin sorunlarını, doğal ve siyasal bakımdan örgütlenmiş bulunan kozmopolit toplumsal yapı ile birlikte düşünmek gerekir. En kaba tabiriyle toplum, ekonomik, siyasal, kültürel, eğitsel vb. alanlarda, üretimden tüketime kadar örgütlenmiş sosyal bir yapıdır. Gençlik, toplumun bu örgütlenmişliğinin karakteristik biçimlenmesinde kuşak (generasyon) olarak hemen hiç bir rol almamış, kendisinden önce ve kendisi dışında baba ve dedelerinin yaratıp biçimlendirdiği bu toplumsal örgütlenmişliğin içinde istesin veya istemesin yer almak zorunda kalmıştır. Tercih ve temsil hakkı esas anlamda yoktur. Önceki kuşaklar gelişmenin dinamiğini görmeden aynı şeyleri yaparak ve düşünerek tekrarlamış, tekrarlanan şeyleri zamanla alışkanlık ve gelenek haline getirmiş, bunlardan değer yargılarını ve kültürlerini oluşturmuşlardır. Fakat toplum, sosyal kategori bakımından tek bir sınıf veya gruptan oluşmuyor; ana veya ara sınıflar gibi pek çok alt gruplardan ve çevrelerden oluşuyor. Egemen ve sömüren sınıflar ile egemen olmayan ve sömürülen sınıfların ekonomik-sosyal çıkarları doğal olarak toplumu iki ana kampa
bölmektedir. Buna bağlı olarak düşünürken kurdukları iki ayrı sistem ve metodlarıyla, alışkanlıklarda, geleneklerde, değer ölçülerinde ve kısaca kültürde iki ana kategoriye bölünürler. Burada akılda tutulması gereken şudur:
Her toplumda egemen kültür, egemen sınıfın kültürüdür. Ara sınıflar da bu iki sınıf arasında gidip gelmekle birlikte, kendi sosyal durumlarına uygun alışkanlıklar,
gelenekler, değer ölçüleri ve bir kültür yaratırlar. Bu sınıfsal bölünmüşlükten kaynaklanan ayrı, farklı, olumlu ve olumsuz çelişmeli düşünce ve yaşam biçimine din,
töre, aile ve çok yönlü psikolojik farklılıklardan doğan çelişmeler de eklenince, dağ kadar büyük fakat kum kadar küçük kümeleşmiş, kalıplaşmış anlayışlar ortaya çıkmaktadır. Ayrıca, toplumun, beyaz ve kara gibi çok kolay birbirinden ayırdedilebilen yalnızca iki parçadan oluşmadığını ve sosyal durumu bakımından ezilen-sömürülen herkesin aynı zamanda doğru düşünüp doğru pratik sergilemeyeceğini de akıldan çıkarmamak gerekir. Gençliğin, kendi dışında yaratılmış fakat kendisine dayatılmış bu kadar çok seçenek içinde olumlu olanları olumsuz olanlardan ayırarak yolunu bulması olanaksız değilse de kolay da değildir. “Hangi aile ve çevre eğitiminden beslenmiştir, bağımsız karar verme yeteneği ne kadar gelişmiştir?” gibi sorular, gençliğin kendi inisiyatifiyle kendisine yol çizmesinde önemli faktörler olmakla birlikte her şey değildirler. Çünkü kendisi, ailesi ve çevresi dışında, fakat tümünü her bakımdan içerebilen çok çeşitli ilişki biçimleriyle bir toplum vardır. Önceden yaratılmış ve yerine oturarak biçim (form) haline gelmiş karakteristik çok şey, pek çok yönüyle gençliğin dışındadır. Buna karşı gençlik, bir Çin deyiminde de söylendiği gibi “üzerine yazı yazılmamış beyaz bir kağıt gibidir.” Oturmuş, kalıplaşmış ve sınırları çizilmiş durağan yargıları ve önyargıları ya yoktur, ya da son derece zayıftır. Dolayısıyla gençlik, toplumsal yaşama tümüyle olmasa da daha çok doğal gereksinimlerin ve doğal düşüncelerin gözüyle bakar. Bu durum gençliği, toplumun durağan, sınırları çizilmiş eski düşünce ve yaşam anlayışı ve tarzıyla karşı karşıya getirir. Ki bunlar içinde insanlık dışı ve yanlış olanlar olabilir, veya sosyal koşullar ve zaman açısından önceden doğru olsa da sonra eskimiş olan, yerine yenilerinin koyulması gereken yaşam anlayışı olabilir. Bu, gençlik (yeni) ile, yeniye karşı direnen korumacı (eski) toplum arasında sürekli bir çelişme ve çatışmaya yol açar. Gelenekçi kuşaklar arasında göreceli ve hatta köklü farklar da olabilir, fakat toplumların gençliğe bakış açısında oluşmuş şu yargı genelde ve her yerde vardır: “Gençler bilmez!” Gençliğe “bilmez” gözüyle bakıldığı için onların düşündüklerini açıklamalarına ya gerek duyulup fırsat verilmez, ya da düşündükleri pek ciddiye alınmaz. Gençliğin kendi dışındaki ve kendisinden önceki toplumun yapısından kaynaklanan siyasal ve grupsal çelişme ve çatışmalardan doğan “siyasal oyunlar”dan pek “bilgisinin olmadığı” doğrudur. Çünkü gençliğin kalıplaşmış kurguları, yargı ve önyargıları yoktur. Gençliğin yabancısı olduğu, çok kez hayal kırıklığına uğrayıp
şaşkınlık geçirdiği şey toplumun bu yüzüdür. Çok doğal olarak gençliğin yaşam tecrübesi toplumun bu yüzünü zorlanmadan görebilecek bilgiye sahip değildir. Çünkü bilgi, okumak-araştırmak-düşünmekle de (teori) edinilebilse de, fakat esas anlamda pratik tecrübe ile, yani yaşayarak elde edilir. Çok yaşamak çok anlamak anlamına gelmez, fakat bilmek için de yaşamak (zaman) gerekir.
3.) Gençlik, Genel Eğitim Ve Meslek Eğitimi
Gençliğin pratik tecrübe kazanması ve teorik bilgi edinmesi için alanları ve araçları nelerdir? Bu alan ve araçları, genel eğitim ve meslek eğitimi olarak ikiye ayırabiliriz. Her ikisini birbirinden koparmak, insanla üretimi birbirinden koparmak gibi olanaksızdır. Her ikisi de insan için bir gereklilikten de öte zorunludur. Fakat burada dikkat çekilmesi gereken bir nokta var: Meslek sahibi olmak, en azından üretimin her hangi bir yerinde yer almak ve ustalaşmak yaşam için önemlidir. İçinde yaşadığımız
kapitalisat sistemin koşulları insanın (söz konumuz gençliğin) birden fazla alanda ustalık kazanmasına olanak tanımadığı gibi istemiyor ve bir tek mesleğe mahkum
ediyor. Fakat meslek eğitimini insan yaşamının temeline koymak, dünyaya ve toplumsal yaşama yalnızca meslek gözünden bakmak, beyin ve ruh olarak insanı köleleştirmekle kalmaz, çok ağır suçlar işleyen bir araca da dönüştürebilir.
Savaş için her türlü silahı yapanların en yüksek meslek uzmanları olduklarını buna örnek gösterebiliriz. İnsanı mesleğe, “yaşamak için” çalıştığı işe mahkum eden nedir? Bunun cevabı, kişilik (karakter) ve kültürel bakımdan gelişmemişliktir. Kişilikli ve kültürel gelişmemişlik, genel eğitimden yoksun olmakla orantılıdır. Öyleyse, genel eğitimden ne anlaşılmalıdır? Genel eğitime sınır çizmek olanaklı değilse de,
bazı temel noktalara dikkatleri çekmek yine de yararlıdır. Öncelikle, şurdan bir giriş yapılabilir: “Genel” sözcüğü bize neyi hatırlatır? “Genel bilgi” ya da “temel bilgi”, tarihi ve bugünüyle bir tek insandan yer yüzündeki bütün insanları ve insanlığı, bir tek nesneden bütün bir evreni hatırlatır. Soyut ve somut olsun, bize kadar gelmiş bütün bilgisel tezler, anti-tezler ve sentezler şunu gösteriyor ki, doğa ve toplumun iç hareketi ve hareket yasaları üzerine bilgi edinmek için, insanlık, basit ve küçük objelerden karmaşık ve büyük (genel) objelere yönelmiştir. Kavramlaştırılmış düşünce durakları olan, fakat sonu olmayan (zahmetli güzellik de buradadır) bu yaşamsal ilgi ve uğraş, analizi ve kavramayı kolaylaştırmak amacıyla doğa-toplum bütünü kendi özelliklerine göre iki ana kategoriye ayrılmıştır: Doğa ile ilgili olanlara Doğa Bilimleri, toplum ile ilgili olanlara Toplum Bilimleri adı verilmiştir. (Birinde yoğunlaşanın diğerlerini unuttuğu veya ilgilenmediği yanlış örnekler burada da az değildir). Her iki kategorik ana bilimler, kendi içinde alt kategorilere ayrılmıştır: Fizik, astronomi kimya ve sosyoloji, antropoloji, psikoloji gibi… Bunların geçmişini incelemek için de, Tarih Bilimi doğmuştur. Bütün ana ve alt bilimleri ve tarihi objektif analiz etmek ve objektif sonuçlar çıkarmak için, bütün parçaları hem bütünlük içinde hem de ayrı yanlarını, bunların birbirleri üzerindeki etkilerini ve birbirleriyle olan ilişkilerini kavramak için, “evrensel bilgilerin bilimi” diyebileceğimiz felsefe elde edilmiştir. Görüldüğü gibi, genel bilgi, felsefe ile birlikte bütün bilgileri kapsar. Bütün bunları en son noktasına kadar bilmek, ne yazık ki hiç kimse için olanaklı değildir. Fakat “en son noktaya kadar bilmek” için öğrenme çabası göstermek kadar güzel bir şey de yoktur. Bilimin gelişme dinamiğinin temeli budur. Sosyo-ekonomik yapıları ve siyasal sistemleri gelişmemiş toplumlarda eğitim sisteminin çağdışı bozukluğundan söz etmeye gerek yok. Fakat şunu da bilmek gerekir ki, sömürü ve kâr amaçlı kapitalist sistemin denetim kurduğu toplumların “eğitim kurumları”nda yalnızca “ders” olarak verilenlerden hem teorik hem de uygulamalı genel bilgiyi en az düzeyde ve doğrularıyla öğrenmek de olanaklı değildir. Özellikle Sosyal Bilimler alanında bu kesinlikle böyledir. İlkokuldan üniversitelere kadar verilen eğitimin içeriği, bilgi teorisi ve mantık bilimi bakımından toplumsal çelişmeleri ve sosyal-siyasal problemlerin temel nedenlerini göstermekten ve çözüm metodları sunmaktan uzaktır. İsimlerinin başında Prof., Dr., ve benzeri başka unvanları (titel) okunan her öğretmenin “genel bilgi” adına doğruları öğrettiğini sanmak yanıltıcıdır. Sonuç olarak şu söylenebilir: Gençlerin bu okullardan geçmesi gerekir, bu güzel bir şeydir. Fakat okul bitirmek, genel bilgiye varmada ancak bir başlangıç olabilir, o kadar. Okumayı, yazmayı ve saymayı bilen ve uzun bir çabayı gerektirdiğini bilerek bilginin peşinden koşan, fakat okul unvanları olmayan her insan, genel bilgide ileri aşamalara pekala varabilir. Genel bilgide derinleşmek ve olgunlaşmak, okul döneminde ve sonrasında gidilen yolun sağına-soluna, önüne-arkasına bakarak, tekrar tekrar düşünerek, öğrenilenleri o günkü ve geçmişteki deneylerle karşılaştırarak sistemli sonuçlar çıkarmak ve bunları kültürel düzeyde içselleştirerek yaşamayı gerektirir. Bilgi edinmenin bu evrensel diyalektiği, her insanda, Alevi olsun veya olmasın her gençte değişmeyen kuraldır.
4.) Alevi Genç Olmak
Alevi gençliğin genel gençlik ile ortak paydalarını görmemek ne kadar yanlış ise, genel gençlik içindeki Alevi gençliğin Alevi olmaktan kaynaklanan özgün, farklı durumunu görmemek de o kadar yanlıştır. Alevi gençliğin genel gençlik içindeki
özgünlüğünü ve farklılığını oluşturan düzey Alevi olmasıdır. Bu durumda, Türkiye dışında yaşayan Alevi gençliğin durumunu bugün ve gelecek açısından irdelemek için, Türkiye’den dünyaya dağılan/açılan Aleviler’in ve Aleviliğin geçirdiği süreçleri objektif değerlendirmek gerekir. Biz bu yazı kapsamında, Aleviliği teorik ve tarihsel
yönleriyle ele almayacağız. Son 50 yıldan bu yana geçen süreçlerde yaşanmış örgütsel, pratik ve demografik değişimleri satırbaşlarıyla tezler halinde irdelemekle yetineceğiz.
4.1.)
Son 50 yılda Alevi toplumu çok büyük ve köklü değişimler yaşadı. Bu değişimler, Aleviler’de ve Aleviler’in Aleviliği yaşamasında da büyük ve köklü değişimleri beraberinde getirdi. Bir tahmin yapmak gerekirse, her şeyden önce, demografik (nüfusun yer değiştirmesi) açıdan bugün Aleviler’in yüzde 70’i, 50 yıl önce doğup
yaşadığı yerde yaşamıyor. Köyden büyük şehirlere, köyden-şehirden yurt dışına büyük göçler oldu. Buralarda bir kaç yeni kuşak doğdu. Köy tarzı geleneksel Aleviliği yaşayan yaşlı kuşaklar, yeni koşullarda kendi Alevilik yaşam tarzlarını şehirde ve yurt dışında yaşayamadıkları gibi, genç kuşaklara da aktaramadı.
4.2.)
Bu köklü objektif değişim, toplu halde duran ve oturmuş geleneklerle Aleviliği yaşayan Alevi kitlesinin geleneksel dedelik (pir, mürşit, rahber)-taliplik-musahiplik; cem-görgü-sorgu; kültür-sanat örgütlenmesini, kurum ve araçlarını dağıttı, veya en azından işlemez duruma getirdi. Bugün bu kurumların ve unvanların adı Aleviler içinde hala geçiyor ve saygı da uyandırıyor. Fakat görevleri, işlevleri ve sorumlulukları bakımından önceki bağlayıcılıkları olmayan, sadece soyut ve sembolik değerler olarak vardırlar. Geçmişten kalan ne varsa ve ne kadar varsa, bugünün gelişmesine ayakbağı olmadıkça ve insanı geriye çağırmadıkça hoşgörüyle karşılanmalı ve korunmalıdır.
4.3.)
Aleviliğin dede-talip-musahip bağları çözülüp dağılınca, yaşam biçimini bize veren kültürün eski biçimiyle yaşam bulduğu töreler de sürdürülemez oldu. Eğitim- muhabbet cemleri, görgü cemleri ve bunların iç hukuku düzenleyen misyonları ortadan kalkmıştır. Bunun diğer adı, törenin ve kültürün bu tarz yaşam biçiminden bir
kesinti ve kopuştur. Bu kesinti ve kopuşun acılı ve hızlı olduğu söylenebilir. Fakat geriye döndürülemez objektif durum budur.
4.4.)
Yaşadıkları yerlerdeki dede-talip-musahip ve dost ve akraba bağlarından kopan Aleviler akın akın büyük şehirlere ve yurt dışına yerleştiler (daha doğru ifade edersek, serpiştiler). Sosyal bir varlık olan insan için bu yıkıcı duruma, şehirlerin acımasız sosyal baskısı ve daha da ağır olanı, Sünni din-cami baskısı eklenince, Aleviler
açısından yaşam daha da çekilmez oldu. Bir yandan bu acı çekilirken, diğer yandan buna karşı bir çözüm yaratma arayışları da başladı. İlk akla gelen, şehir yaşamına özgü köy ve yöre dernekleri oldu. Buna paralel olarak, dağılmış ve işlenmeyen cemlerin ve diğer Alevi törelerinin yerini, bir tatmin anlamı taşıyan kasetlere okunan deyişler aldı. Bu yapılanlar, alt düzeyde de olsa Aleviler’de belirli bir bilincin
oluşmasına hizmet etti. Bu çabaların ve araçların başka koşullarla (yurt dışındaki Aleviler’in örgütlü emeği bugün gelinen noktada Aleviliğe ve Alevilere çok büyük bir katkısı vardır) birleşmesi sonucunda, Aleviler için bir “milat” diyebileceğimiz Alevi Bildirgesi 1989’da yayınlandı. Daha sonra bu Bildirge’yi, doğrudan Alevi-Bektaşi adı ile derneklerin, federasyonların, konfederasyonların, meclislerin ve vakıfların kuruluşu
izledi.
4.5.)
Yapılan işler ve uygulanan kurallar değişince insan da, yani düşünce biçimleri de değişir. Sömürünün, ezenin ve haksızlıkların olduğu dünya durdukça, bunlara
karşı olan ve Aleviliğin temelini oluşturan felsefi dünya görüşü de duracak ve değişmeyecektir. Fakat örgüt biçiminden uygulama biçimine her şey, zamana, yere ve sosyal-teknik gelişmeye bağlı olarak değişir. Bu genel toplum yasası Aleviler için de geçerlidir. Anlaşılabildiği gibi, Aleviler’in örgütsel araçlar ve örgüt biçimleri üzerinden yaptığı işler (Aleviliği yaşama biçimi) değişmiş, bunun yerini yenileri almıştır. Buradan şu anlam çıkar: Aleviliği sürdürmek ve geliştirmek çoğunlukla eski araç ve metodlarla mümkün değildir. Eski olanları tümüyle yok saymamakla birlikte, Alevilik yaşamı yeni olandadır. Bu yönüyle ne yaşlısı ne de genci hiç bir Alevi “ben değişmedim” diyemez. Değişmiştir! Fakat bu değişim her Alevide aynı ölçüde ve aynı anlayışta olmayabilir ve değildir de. Olumsuz yönde değişenler yok değilse de, geneldeki değişim olumlumdur. Bütün bunlar bir tarafa, değişimi anlamak, geleceğe taşıyarak yaşamak ve yaşatmak görevi ve sorumluluğu esas yönüyle Alevi gençlere düşüyor.
4.6.) Gençlik Gelecektir
“Gençlik gelecektir” deyiminden çıkan anlam, “geleceği gençlik kuracaktır.” Peki ama, hangi gençlik? 15 ile 30 yaş sınırını “gençlik yaşı” kabul edersek, bu yaş sınırında bulunan her hangi bir Alevi gençlik mi? Yoksa, tarih ve sosyolojik bakımdan bu kadar köklü değişimler geçirmiş, temel biçimlerde (form-model) önceki pek çok şeyin yerini yenileri almış, her koşulda insana ve insanlığa uygun bir Aleviliğin dinamizmini kavrayacak kadar eğitilmiş ve eğitim almış, aydınlanmış, fakat aynı zamanda pratikte değişme ve değiştirme cesareti olan Alevi gençlik mi? Elbette ki ikincisidir; yani bilgi almış bilge gençliktir. Gençliğin eğitiminden söz ederken, akla gelen ilk soru şu oluyor: Öğretmenler kim? Gençliğin eğitiminden ısrarcı olmak kadar, “öğretmenler” belirlemede de seçici olmak gerekir. Dogmatik din kitaplarını referans almamış, yalnızca çağın ve toplumsal yaşamın sosyal pratiğinden dışa vuran eşitliğin, sevginin ve dayanışmanın felsefi ve siyasal düşüncelerini tarih boyunca referans almış Aleviliği ve değişimin toplumsal gerçeğini kavrayabilen ancak Aleviliği öğretmede öğretmen olabilir; her hangi bir öğretmen değil!
5.) Alevi Gençlik İçin Eğitim Kaynakları
5.1.)
Her eğitim için olduğu gibi, Alevi gençliğin eğitimi de ancak kaynaklar üzerinden olabilir. Dolayısıyla, eğitim kadar kaynakları düşünmek de önemlidir. Peki bu
kaynaklar hangileridir? Eğitim için birinci kaynak, her zaman yaşamın kendisidir,
yaşamdan öğrenmek esastır. Yaşamın zaman ve sosyal gelişmişlik bakımından hangi durumda olduğu ve hangi yönde ilerlediği, neleri götürdüğü ve neleri getirdiği,
üretim yaşamından kültürel yaşama nelerin yapıldığı (biz ne yapıyoruz?), sosyal
grupların sınıfsal ve sosyal bakımdan nasıl ve nerelerde ayrıştığı ve egemen güçlerle muhalif güçler arasındaki mücadelenin hangi boyutta olduğu ve hangi araçlarla sürdüğü, koşulların kimlerle birleşmeyi ve kimlerle ayrışmayı gerektirdiği… gibi
karmaşık çelişmeler üzerine düşünerek sonuçlar çıkarmak yalnızca eğitim için birinci kaynak olmakla kalmamakta, aynı zamanda teorik (soyut) eğitime gerekli olan maddi
objeyi (somut) de sunmaktadır. Teorik bilginin “söz yığını” olmaktan çıkıp sosyal yaşamı çözümleyen dinamizme sahip olması için, yaşam ile bilginin birliği bir zorunluluktur. Gerçek bilgi, yaşamdaki çelişmeleri objektif açıklayan ve dönüştürmek için araçlarını da sunan bilgidir. Bu düzeyde bilgi sahibi olabilmeleri için, gençlerin bulunduğu ülkenin dilini (hatta bir kaç başka dili), tarih, sanat ve kültürünü en üst düzeyde öğrenmeleri ve kavramaları gerekir. Bu olmadan, yaşamı anlamak ve
yaşamdan öğrenmek de imkansızlaşır.
5.2.)
Teorik bilgi için teorik analizler yapmak gerekir. Bunun kaynakları da, alanı ve olanı gözleme dışında yazılı eserlerdir. Yazılmış eserlerin hiç biri bize bütün bilgileri veremez. Her eserin içerdiği doğrular farklı olabilir, biri diğerinden zengin olabilir, doğruları yanlışları olabilir veya mantık disipliniyle bir eser tümden yanlış da olabilir. Bundan dolayıdır ki, kaynak araştırırken yalnızca istediğimiz bilgileri içeren eserleri değil, aynı zamanda bize karşıt düşünceleri içeren eserleri de incelemeli ve
karşılaştırma metoduyla bilgimizi sağlamlaştırarak sistemleştirmeli ve temellendirmeliyiz. Her durumda, hangi eseri incelersek inceleyelim, her düşünceyi
bağımsız mantık terazimizde tartmalı, doğru ve yanlışı buna göre ayrıştırmalıyız.
Fakat mantık ölçümüzü doğru işletmemiz için de, belirli prensiplerimizin olması gerekir. Bu prensipler neler olabilir? Analizler yapmamışsak, bilgimiz “yeterli değil”se,
“prensipler”imizden söz etmek mümkün mü? Böylesi bir tez tümüyle doğru değilse de, tümüyle yanlış da değildir. Doğru prensipler, insan olmaktan dolayı
insanın doğasında vardır. Bunlar, çağları aşan nitelikte “insanlığın ortak değerleri”
diyebileceğimiz evrensel prensiplerdir. Örneğin; insanın sömürülmesi, öldürülmesi, zulüm görmesi her çağda kötü görülmüş ve karşı çıkılmıştır. Buna karşılık, her çağda insanlık eşitliği, yaşam hakkına saygıyı ve sevgiyi yüceltmiş, doğruya ölçüt yapmıştır. Bu kadar basit prensipleri ve ölçüleri bilmek ve bunlara göre davranmak için mutlaka kitaplar okumaya ve analizler yapmaya gerek yoktur. Ancak, toplumsal yaşamın ortaya çıkardığı çok boyutlu çelişmeler ve insana yüklediği görev ve sorumluluklar, yalnızca gelenekten devralınan doğru fakat basit prensipler ölçüsünde birey olarak
davranmakla yetinmeye izin vermiyor. Basitten hareketle karmaşık bilgilere yönelmek, bu bilgileri tarih ve felsefi derinlikte örneklemelerle başkalarına söz veya yazı ile anlatmak gerekir. Teorik bilgi budur. Bu bilgi, sistemli okuyarak, araştırarak,
karşılaştırarak ve bir mantık bütünlüğü oluşturarak elde edilebilir ancak. Tarihte ve bugün, her zaman böyle olmuştur. Kitaplar bu nedenle yazılmamış mı?
5.3.)
Yazılı eserlerden söz edince, özellikle Alevi gençler açısından Alevi eserlerin önemi de ortaya çıkmaktadır. Ne yazık ki, yeterli bilginin alınabileceği Aleviliğin yazılı eserleri son derece azdır. Buyruklar, Alevi önderlerinin yaşamlarını ve sözlerini içeren
Menakıpname’ler ve Velayetname’ler dışında tarih metinleri (düz yazı) yok gibidir. Olanlar da, Alevi önderlerinden çok sonra ve “hayırsiz” eller tarafından yazılmış,
doğrularla birlikte yanlışları da içeren birden fazladırlar. Bildiğim kadarıyla, sağlam bilgi içeren bir tek eser, Batıni felsefe ağırlıklı Şeyh Bedreddin’in Varidat kitabıdır.
Bunların dışında geriye bir tek sağlam kaynak kalıyor, o da Alevi-Bektaşi şiiridir. Aleviliği bugüne taşıyan, bozulmamış esas kaynak bu şiirlerdir. Bu şiirlerde felsefeden siyasal çağrılara, ekonomik yaşamdan kültüre ve etik davranışa, evrenin
yaratılışından insanın yaratılışına ve gelişme süreçlerine her şey vardır; hem de doğruları ve bilimselliğiyle vardır.
5.4.)
Fakat burada da, daha fazlasıyla Türkiye dışındaki Alevi gençlik için önemli bir problem ortaya çıkmaktadır: Alevi şiir diline yabancılık. Deniz kadar derin, kültür hazinesi olarak çok zengin Alevi şiirinin dili ve imgesi Türkçedir. Öte yandan,
Avrupada yetişen genç kuşakların her geçen gün biraz daha Türkçe dilinden koptukları ve bu gidişatı geriye döndürmenin mümkün olmadığı bir gerçektir. Bu durumda Alevi gençlerin Alevi şiiriyle tanıştırılması ve eğitilmesi gün geçtikçe zorlaşmaktadır. Burada önem arz eden şey, bu şiirlerin şimdiden ve büyük oranda Avrupa (öncelikli olarak İngilizce, Almanca ve Fransızca) dillerine çevirilmeye
başlanmasıdır. Bu görev, herkesten önce Alevi kurumlarına düşmektedir. Alevi kurumları bir çeviri grubu oluşturmalı, büyük Alevi ozanlarının divanlarını (toplu şiirleri) olduğu gibi, diğer ozanlardan da seçkiler yaparak, zengin bir Alevi Şiir Antolojisi çıkarmalıdır.
5.5.)
Öte yandan, son yirmi yılda Alevilik üzerine çok sayıda kitap çıktı. Doğruluğu
yanlışlığı biryana, çıkan bu kitapların dili de Türkçe olduğundan dolayı Avrupa’daki gençlik bu kitaplardan da yararlanamıyor. Burada Alevi kurumlarına yine görevler düşüyor. Alevi kurumları yazarları yabancı dilde de yazmaya teşvik etmek yanında, üniversitelerde okuyan çok sayıda öğrencinin bitirme tezlerini Alevilik üzerine yapmaya ikna ve teşvik ederek, bu öğrencilere burs veya finansal desdek vererek
yardımcı olmalıdır. Görüldüğü ve tahmin edildiği gibi, bir kitabı Türkçe okuyup
anlayacak kadar Türkçe bilmeyen Avrupadaki binlerce genç (bu sayı her yıl çoğalmakta ve fakat Avrupa’da Aleviliği bunlar sürdürecektir) teorik kaynak bakımından oldukça yoksundur. İstediği her hangi bir konuda araştırma yapacak veya merak ettiği bir noktayı netliğe kavuşturacak kitaplar yoktur veya yok gibidir.
5.6.)
Gençlerin eğitiminde çok önemli bir nokta daha var: Diyelim ki teorik eğitimde gençlere büyük imkanlar yaratıldı ve gençler eğitilip bilgilendirildi. Bu yeter mi? Hayır, yetmez. Teoriyle birlikte uygulamalı (pratik) eğitim de bir zorunluluktur. Bundan
anlaşılması gereken şudur: Bilinçlerinin, sorumluluklarının ve inisiyatiflerinin gelişmesi için, gençler Alevi kurumlarında görevlendirilmelidir. Bu da, “adet yerini bulsun” diye bir kaç genci kurumların fotoğrafında göstermek değil; fakat gençleri yaşlıların geleneksel düşünce ve yaşam kalıplarında biçimlenmeye zorlamak hiç değil!
Gençler özgür olmalı, özgür düşünmeyi öğrenmeli ve Alevi kurumlarındaki sayıları çoğaltılmalıdır.
Ümit SARI
| Tarih: 30.05.2007 | ||
|
Değerlendir
İlgili Haberler


















