Yazılar - (Araştırmalar)
Avrupa Birliği ilerleme raporları / Kopenhang siyasi kriterleri açısından Alevilerin Türkiye'de karşılaştıkları hak ihlalleri
AVRUPA BİRLİĞİ İLERLEME RAPORLARI- KOPENHANG SİYASİ KRİTERLERİ AÇISINDAN ALEVİLERİN TÜRKİYE’DE
KARŞILAŞTIKLARI HAK İHLALLERİ
HAZIRLAYAN:
Turan ESER
ABF Genel Sekreteri
Aralık 2006
ANKARA
alevifederasyonu@gmil.com
turaneser@gmail.com
DEĞERLENDİRME
04.09.2006 tarihli, Avrupa Parlamentosu AP Dış İlişkiler Komisyonu 2006 Türkiye raporu görüşmeleri, Türkiye’ye mesaj niteliği taşıyan bir içeriğine sahip. AP Dış İlişkiler Komisyonunda kabul edilen bu rapor, Eylül ayı sonunda Strasbourg'da yapılacak olan genel kurulda son olarak tekrar oylanacak.
Raporun nihai şekli öncesi, ABF ve AABK olarak, Alevilerin sorunları ve gündelik yaşamda karşılaştıkları sistematik hak ihlalleri uygulamalarına dikkat çekmek istiyoruz.
Raporun aktardığı mesajlar net; Türkiye 2006 yılında ilerleme kaydetmedi. Raporda Türkiye’nin bir çok sorunu ve AB uyum alanlarına ilişkin eleştiriler ve düzeltme beklentileri var. Bu Raporumuzda, AB-Raporunun tümü üzerinde değil, ama Alevilik ve Alevilerin hakları ile ilgili kısmını, raporun bütününe yansıyan genel eğilim çerçevesinde değerlendirme yapılacaktır. AP Dış İlişkiler Komisyonu Raporunda bizce eksik olduğunu düşündüğümüz konuların tespit edilmesine yardımcı olmak amacıyla, bu raporun dikkate alınmasını ve incelenmesini umuyoruz.
AP Dış İlişkiler Komisyonu Raporunda “cem evlerinin dini merkez olarak tanınması da dahil olmak üzere, her türlü din dersinin isteğe bağlı verilmesi ve sadece sünni inancı kapsamaması suretiyle Alevilerin korunmasını ve tanınmasını talep eder” ayrıca raporda “bütün dini toplulukların temel haklarının eksiksiz olarak temin edilmesi konusunda Türkiye´nin yükümlülüğü vurgulanır” ifadesi yer almıştır.
Bu raporu, AB Komisyonunun 2004 - 2005 yıllarına ait İlerleme raporlarındaki tespitlerle ilişkilendirerek, Alevilerin karşı karşıya kaldıkları hak ihlallerini bir kez daha belirlemek ve Türkiye’de son bir yıl içerisinde Alevilerin durumları ile ilgili olumsuz “gelişmeleri” burada ifade etmek gerekir.
2006 RAPORUNDA “ALEVİLERİN İNANÇ MERKEZİ CEMEVLERİDİR” OLARAK VURGULANDI.
Önce şu tespiti yapmakta fayda var: AB, 2006 Türkiye Raporu, bir önceki raporlarda ifade bulan “Aleviler ibadethane açmakta zorluklar yaşamaktadırlar” gibi yaptırım gücü olmayan ifadelerden farklı olarak, yeni raporda yerini daha çok talep ve yaptırım gücü olan, “cem evlerinin dini merkez olarak tanınması” olarak geçmiştir.
Keza geçen yıllara ait AB Türkiye İlerleme Raporlarında “Zorunlu din eğitimine ilişkin güçlükler yaşamaya devam etmektedir” gibi, sadece sorun tanımı yapmaktan öte gitmeyen ifadeler, bu konu ile ilgili olarak ta “din dersinin isteğe bağlı verilmesi” gibi daha somut bir talebe dönüşmüştür.
Yine Alevi kimliğinin tanınması ile ilgili olarak önceki raporlarda yer alan “Alevilerin bir dini topluluk olarak resmen tanınmaması durumu devam etmektedir” ifadesindeki, serzeniş vurgusu, yerini “Alevilerin korunmasını ve tanınmasını talep eder” beklentisi ile bir direktif ve yaptırım ifadesine dönüşmüştür.
AB 2006 Türkiye raporundaki bu ifade ve formulasyon biçimindeki somutlaşmış şekli ile metne geçmiş olmasında Türkiye Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) ve Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun (AABK), yaklaşık 1 milyon imza ile sonuçlandırılan “Cemeevleri Alevilerin inanç merkezidir” ve “Zorunlu din dersleri kaldırılsın” kampanyalarının önemli rolü vardır. Ayrıca ABF ve AABK yöneticilerinin AB Komisyonu ve Parlamenterleri ile yaptığı görüşmelerin meyvesidir.
Rapor “Alevilerin korunmasını ve tanınmasını” talep ediyor. Ayrıca “dini toplulukların temel haklarının eksiksiz olarak temin edilmesi konusunda Türkiye´nin yükümlük” getiriyor. ABF ve AABK olarak, 2006 Türkiye İlerleme raporunun nihai şekli verilmeden, gerek rapordaki ifadelerin, daha açık tanımlanması, gerekse Alevilerin karşı karşıya olduğu sorunların anlaşılması ve objektif durum tespitlerimizi üzerinde raporda yer alması sağlamak için, önümüzdeki süreçte yeni girişimleri mutlaka yapılacaktır. Çünkü bu raporda Alevilerin hakları ile ilgili olarak yer alması gereken daha çok konu var.
Türkiye Alevi Bektaşi Kuruluları Federasyonu (ABF) ve Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu olarak, 2006 Türkiye İlerleme raporunun nihai şekli verilmeden, gerek rapordaki ifadelerin, daha açık tanımlanması, gerekse Alevilerin karşı karşıya olduğu sorunların anlaşılması ve objektif durum tespitlerimizi üzerinde raporda yer alması sağlamak için, bu raporumuzun göz önüne alınmasını talep ediyoruz.
SUNUŞ
9 Kasım 2005 tarihinde AB Komisyonu, 2005 Türkiye İlerleme Raporu, Strateji Belgesi ve Yenilenmiş Katılım Ortaklığı Belgesi’ni (KOB) yayınladı. AB Komisyonu İlerleme Raporu’nun Siyasi Kriterler bölümünde Türkiye’nin Kopenhag Kriterleri’ni yeterli derecede karşıladığı vurgulanıyor. Türkiye’nin AB üyelik sürecinde hazırladığı Uyum paketleri, ifade ve örgütlenme özgürlüğünü genişletti. Fakat yeni Uyum yasaları ile, "din özgürlüğü ve laikliğe aykırı uygulamalara son verildi" demek mümkün değil. Diyanet demokratik laiklik açısından sorun olmaya devam etmekte, yasalardaki Alevileri dışlayan tutum sürmekte, nüfus cüzdanlarındaki din kaydı kaldırılmadı ve zorunlu din eğitimi gibi sorunları iyileştirici düzenlemelere henüz gerçekleşmedi.
Türkiye’de genel olarak reform niteliği taşıyan, yasal değişiklikler yapılmış olmasına rağmen, Alevilerin karşı karşıya olduğu ayrımcılık ve hak ihlalleri konusunda bir değişim olmamıştır. Yine söz konusu yasal değişikliklerin gerçek yaşamda ve uygulamada karşılığının olmadığını gözlemlemekteyiz.
AKP hükümeti, iki yüzlü bir dış ve iç politika yürütmektedir. Türkiye’nin AB üyelik sürecini, iç ve dış politik dengeler açısında rafa kaldırmış bir görünüm sergilenmektedir. Yani söz konusu reformlar durma noktasına gelmiştir.
SİYASİ İRADE VE ALEVİLİK
Devlet, belli bir inanç grubunu (Sünni-Hanefi) resmen kabullenip, farklı inanç gruplarını ve inanmayanları, “ötekiler” diyerek dışlamaktadır. Alevilere dönüp: ”Cemevini de nerden çıkardınız? İşte cami, orda ibadet edin” diyebilmektedir. DİYANET İşleri Başkanlığı, “Cemevlerini caminin alternatifi ve muadili bir ibadethane olarak görmeyi haklı kılmaz. Cemevlerinin ısrarla cami, kilise ve sinagog gibi birer mabet olarak gösterilmeye çalışılması yanlıştır” değerlendirmesi yapmaktadır. 20 Milyon Alevi vatandaşının inancı olan Alevilik konusunda hiçbir resmi makam ya da kişinin yorum yapmaya, nitelemede bulunmaya ve bunlardan sonuç çıkararak ayrım yapmaya hakkı olamaz. Bu yaklaşım Anayasa`nın 2`inci maddesinde yer alan “Laik Devlet” ilkesi ile de bağdaşmaz. Bütün din ve inançların devlet olanaklarından eşit bir şekilde yararlanmasının sadece eşitlik ilkesinin değil aynı zamanda laiklik ilkesinin de bir gereğidir.
Alevi Nüfusu
Alevi nüfusuna ilişkin somut, statiksel demografik veriler olmamasına karşın, Türkiye ve Avrupa’da yaklaşık 20 milyonda az olmayan bir nüfusa sahiptir. Alevi Bektaşi nüfusunun büyük bir çoğunluğu kentlerde yaşadığı bilinmektedir. Alevilik tarihsel olarak kır-köye ait bir olgudur ve başta eğitim uygulamaları olmak üzere toplumsal örgütlenmeleri de yine kır-köye göre oluşturulmuş ve yapılandırılmıştır.
Genelde bir kimlik ve yaşam tarzı olarak Alevilik, kültürel ve inançsal uygulamaların ve eylemlerin hayata geçirilmesinde büyük zorluklar yaşanmaktadır.
“Türkiye’nin %99 nu müslümandır” savı gerçek dışı bir söylemdir.
Yıllardır Aleviler ve Alevilik üzerinde baskı ve yasakçı tutumlar, günümüzde etkilerini göstermiştir. Osmanlıdan günümüze, devlet eliyle Aleviliğin özgün yorumu ve tanımı üzerindeki resmi görüş tarafından sürdürülen kampanyalarla yok sayılmaya ve “Türkiye’nin %99’nu müslümandır” yaklaşımı eritilmeye çalışılmıştır. Bu resmi yaklaşım ve hemen hemen tüm devlet adamlarının ve siyasi iktidar sözcüleri bu sav ile toplum üzerinde tekçilik dayatmakta ve Türkiye’de yaşayan farklı inanç çevrelerini bu %99 içerisinde eritmeye çalışmaktadır.
Türkiye farklı dinlerden, inançlardan farklı dil ve etnik kökene sahip insanların bir arada yaşadığı bir ülkedir. Bu nedenle Müslümanlık bu farklı kimliklerin oluşturduğu bu farklılıkların birada eşit koşullara yaşaması gereken mozaiği tekçi tanımlarla bir arada tutması söz konusu olamaz. Çünkü tekçi yaklaşım ve dayatmanın varlığını sürdürmesinin tek koşulu, kendini farklı tanımlayanların dışlanması ile mümkündür. Türkiye’de yapılmakta olan bundan başka bir şey değildir.
Demokratik toplumlarda insanların farklılıkları ile bir arada tutan şey, dinsel kimlik ve otoriter rejimler değil, dinin tüm siyasal alandan arındırılması, devletin din propagandası yapmaktan vazgeçmesi, ülke gerçeğini toplumsal yaşama yansıtabilen, çok kültürlü, çok inançlı ve çok dilli bir siyasi modeldir. Bunun da en önemli dayanağı, bu modele uygun, demokratik, katılımcı bir Anayasadır.
ALEVİLİK/ALEVİLER AÇISINDAN TÜRKİYE’DE DEMOKTARİKLEŞME VE KOPENHAG SİYASİ KRİTERLERİNDE ÖNGÖRÜLEN DİN VE VİCDAN ÖZGÜRLÜĞÜ AÇISINDAN UYUM EKSİKLİĞİ YAŞANAN ALANLAR VE DEVAM EDEN SORUNLAR
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI
Alevileri görmezden gelen siyasi ve hukuksal sistem, Sünni (Hanefi) İslam’ı resmi din olarak kabul ederek, tekçiliği benimsemiştir. İddia edildiği gibi Diyanet İşleri Başkanlığı tüm inanç gruplarına hizmet götürmemektedir. Diyanet Anayasa’nın 136 maddesinin kendisine verdiği yetkilere dayanarak Sünni İslam anlayışı temsil eder ve devletin resmi din politikasını “laik düzen” içerisinde devlet adına oluşturur. Anayasanın 176. Maddesine göre DİB “lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine” getirir denmektedir.
633 sayılı DİB Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Yasasının 1. Maddesinde “İslam Dini’nin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Başbakanlığa bağlı DİB kurulmuştur” denmektedir. Yine 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’ndaki anti demokratik hükümler gereği Aleviler kendi adlarını parti kuramaz ve yine bu kanunun 89. Maddesi gereği, DİB kapatılmasını talep etme hakkı yasaktır.
Diyanet İşleri Başkanlığına tahsis edilen personel sayısı giderek artmaktadır. 1980'li yıllarda kadro sayısı 50 bin civarındayken, bu oran 2005 yılında 87 bine çıkmıştır. DİB 81 il, 851 ilçe müftülüğü, 3430 resmi Kur'an kursu, 259 lojmanı, binlerce araç, ayrıca, yüzlerce vakıf, dernek, basın yayın kuruluşlarıyla dev bir kuruluş olarak, sadece, tek bir Sünni İslam propagandası yapmaktadır. Bu da yetmezmiş gibi, YÖK, 2000 yılında yayınlanan yönetmeliğin ikinci bölümünde "hizmet grupları" başlığıyla yer alan 5'nci madde kapsamına Kurul'da ve üniversitelerde çalışanların dini faaliyetlerini dikkate alarak "Din Hizmetleri Grubu" oluşturdu. Bu hizmet grubu içinde de İmam kadrosuna yer verildi. Değişiklikle artık YÖK ve üniversitelerin bünyelerinde kadrolu İmam bulundurması sağlandı.
DİB Sünni bir inanç kurumudur. Bu kurumda sadece Sünniler çalışmaktadır. Alevilerin,Gayri Müslimlerin ve diğer inanç gruplarının vergileri ile beslenen bu kurumum personel ve istihdam politikaları da Anayasa’nın 10. Maddesinde düzenlenmiş “eşitlik” ilkesini ihlal etmektedir.
DEVLETİN BÜTÇESİ DE SÜNNİ İSLAM İNANÇLI
DİB’nın 1997 yılında 66 trilyon olan bütçesi, 2006 yılında 1.3 katrilyona çıkmıştır. 8 Bakanlığın bütçesi Diyanet İşleri Başkanlığından daha azdır. Dört bakanlığın toplam bütçesi ve 22 Üniversitenin toplam bütçesi ise DİB bütçesine eşittir. AKP eliyle DİB’nın gelecek üç yıllık bütçesi, sorunu çözmekten uzak olduğu gibi, sorunu güçlendiren bir zihniyetle yapılmıştır.
Tablo 1
Yıl Bütçe
1997 66 Trilyon 751 Milyar 962 Milyon
1998 119 Trilyon 679 Milyar 140 milyon
1999 180 Trilyon 824 Milyar 159 Milyon
2000 270 Trilyon 362 Milyar 931 Milyon
2001 302 Trilyon 130 Miyar 110 Milyon
2002 553 Trilyon 364 Milyar 200 Milyon
2003 771 Trilyon 267 milyar
2004 1 Katrilyon 126 milyon 41 bin
2005 1 katrilyon 122 trilyon 41 milyar lira
2006 1.308.187.000 YTL
2007 1.176.969.000YTL
2008 1.221.605.000YTL
Bu bütçeye Diyanet Vakıflarının gelirleri eklendiğinde bu rakam 2 Katrilyona çıkmaktadır.
Unutmayalım ki devletin, din işlerine sunduğu bütçe salt BİB ile sınırlı değildir. Devleti Sünni inancın/islamın propagandası için mali ve ideolojik olarak desteklediği kurumlar oldukça fazladır. Bunlar;
Diyanet İşleri Başkanlığı
MEB bağlı olarak eğitim/öğretin veren İmam Hatip Liseleri
Yüksek Öğretim Kurumlarına bağlı olan fakülte durumunda hizmet veren İlahiyat Fakülteleri
Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yürütülen cami yapım ve onarım işleri
Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü ve Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü tarafından köylere sosyal tesisi yapılması amacıyla ayrılan bütçe
Kamu ve İktisadi Teşebbüsleri ve Üniversiteler bünyesinde yapılan sosyal tesisler içindeki cami yapımları
Bütün devlet daireleri ve özel sektörlerde, sayıları giderek artan mescitler ve bunlara harcanan bütçeler.
Bu alanlardaki tüm harcamaların tek kalemde toplanması ile ortaya çıkan bütçenin boyutu, laik bir devlet yapılanmasında olmaması gereken bir olgudur.
Ayrıca her toplanan kurban derilerinden elde edilen gelirlerde, din propagandasına harcanmaktadır.
Toplanan Kurban derilerinden Diyanete ayrılan paya yıllara göre bakacak olursak;
Tablo 2
YILI PAY
2000 166 Milyar TL
2001 311 Milyar 224 Milyon TL
2002 543 Milyar 481 Milyon TL
2003 375 Milyar 775 Milyon TL
2004 391 Milyar 305 Milyon TL
Bu Bütçe Tablosu Laik Bir Ülkenin Göstergesi Olamaz
Yukarıda sunulan Tablolara bakıldığında giderek artmakta olan bir DİB bütçesi ile karşılaşmaktayız. 8 Bakanlığın bütçesi Diyanet İşleri Başkanlığından (DİB) daha az ve dört bakanlığın toplam bütçesi ise DİB bütçesine eşit.
Tablo 3
KURUM ADI / EKONOMİK SINIFLANDIRMA TOPLAM
Diyanet İşleri Başkanlığı 1.122.203.000
İÇİŞLERİ BAKANLIĞI 783.047.000
DIŞİŞLERi BAKANLIĞI 562.643.000
BAYINDIRLIK VE iSKAN BAKANLIĞI 677.219.000
ULAŞTIRMA BAKANLIĞI 687.265.000
SANAYİ VE TİCARET BAKANLIĞI 280.095.000
ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANLIĞI 249.296.000
KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI 632.417.000
ÇEVRE VE ORMAN BAKANLIĞI 404.396.000
2006 yılı bütçesi, Adalet ve Kalkınma Partisi dönemine ait, 2003, 2004 ve 2005 yılı bütçelerinde olduğu gibi, halka, topluma hiçbir hizmet verme umudu taşımayan nitelikte bir bütçedir. Bir hizmet bütçesi değildir, bir kalkınma bütçesi değildir, bir yatırım bütçesi hiç değildir ve bu yönüyle de, bu bütçenin, Türkiye ekonomisinde önemli bir dönüşüm sağlama şansı maalesef yoktur. 2006 yılı bütçesi, aynen, 2005 yılı bütçesi gibi, vatandaşı can derdinde, geçim derdinde bırakan bir bütçedir. Sosyal yönü olmayan ve halkın elindekini çeken, emen, Türkiye'nin temel sorunlarına da çare bulamayan bir bütçedir. Bu bütçe, toplumun değişik kesimlerine ciddî sıkıntılar taşıyacak bir bütçedir. Bu bütçe Sünni mezhepli olup, Alevileri ve diğer inançsal toplulukların vergileri ile tek bir inanç grubu desteklemeyi ve beslemeyi hedeflemektedir. Bu nedenle de bu bütçe laik bir devlet bütçesi değildir.
Gerek evrensel değerler, gerek uluslararası hukuk, gerekse Anayasanın 10. Maddesi gereği, herkes kanun ve kamu hizmetleri önünde eşittir. Fakat nedense bu eşitlik ilkesi DİB'nın hizmetlerinde eşitlik yoktur ve uygulanmaz. DİB hizmetlerinin adresi bellidir. Yurtiçinde ve yurtdışında Sünni-İslamı temsil etmek ve sadece bu inanç grubuna hizmet götürmektedir. Farklı inanç gruplarının vergilerinden oluşan bütçesini kullanmasına rağmen, hizmette eşitlik ilkesini çiğneyen DİB, bu özelliği nedeniyle sık sık eleştirilmektedir.
Devletin de farklı inançlar arasında ayrımcılık yaptığının en somut kanıtı olan bu durum bir sorun olarak önümüzde durmaktadır. Devlet inancının Sünni mezhep doğrultusunda olduğu kabul etmiştir. İşte bu nedenle DİB'in onun emir ve nüfusu altındaki din sözcülerinin Alevilere ve Gayri Müslimlere karşı dışlayıcı bir tutum içindedir.
Bugün TBMM'de AKP milletvekili olarak görev yapan, Tayyar Altıkulaç ise F. Altaylı'nın sunduğu "Teke Tek" programında Diyanet hakkında yapılan tartışma sırasında, "Efendim Alevilik dediğiniz tek tip değil ki çeşit çeşit Alevi var. Aleviler de camiye gelsin, hizmetlerini alsınlar. Cemevi diye bir kurumu ibadethane olarak kabul edilemez, oralar kültür yuvalarıdır. Benim zamanımda 100'e yakın Alevi köyüne cami yaptırdık." gibi laflar ederek, Alevilerin ibadet yerinin Cemevini değil, camiyi adres göstermesi, hatta haddini aşarak "100 yakın köye (zorla diyebiliriz!) cami yaptırdık" diyebilmiştir. Bu camiler tek bir Alevinin bile ayak basmadığı ibadethaneler olmasına rağmen, bu camilerin zorla yaptırılmasının arka planındaki ideolojik yaklaşım ve Alevilerin zorla asimilasyon altına alındıkları açığa çıkartmıştır.
SİYASİLER ÇAREYİ EĞİTİMLİ VE SAĞLIKLI TOPLUM YARATMADA DEĞİL, DİYANET VE CAMİDE ARAMIŞTIR.
Tablo 4
Konular Sayısı Açıklama
Din görevlisi memur sayısı 90.000 Sadece Sünni İslam Propagandası yapmakla görevlidir.
Cami sayısı 85.000 Her 345 kişiye bir cami düşmektedir. Halen inşaatı devam 1340 cami var.
Okul sayısı 67.000 Eğitim SEN’e göre 200 bin, Hükümete göre 96 bin öğretmen açığı var!
Hastane sayısı 1220 60 bin kişiye bir hastane düşüyor
Sağlık Ocağı sayısı 6300 Alt yapıdan yoksun, çoğunda hekim yok
Doktor sayısı 77.344 Her 870 kişiye 1 doktor düşmektedir.
Türkiye'de hastanelerde sadece 189 bin yatak kapasitesi bulunurken, aynı anda 26 milyon kişi camilerde namaz kılabiliyor. Buna rağmen önümüzdeki 1-2 yıl içerisinde yeni yapılması gereken sağlık kuruluşu/hastane sayısı 30-40 arası ifade edilirken, inşaatı sürmekte olan cami sayısı 1340'a ulaşmıştır.
Siyasi iktidarlar Türkiye'de insanın eğitimini ve toplum sağlığı hiçe saymış ve bu alanlara, çağdaş ülkeler düzeyinde hiç bir ciddi yatırım yapmamıştır. Buna karşılık ise, 85 bin cami yaptırılmış. Yani Türkiye'de her 353 kişiye bir cami düşerken, 60 bin kişiye bir hastane düşüyor.
Almanya'da 11 bin 332, Fransa'da 4 bin kütüphane varken, 70 milyon nüfusu olan Türkiye'de bu sayı 1435'tir. Devlet Tiyatrosu sadece 13 ilde var. Diyanete bağlı Kuran Kursu sayısı ise 81 ilde mevcut olup sayısı 3 bin 852'dir.
Türkiye’de yaklaşık 35 bin cami yaptırma derneğinin bulunmaktadır. Sivil Toplum Örgütlenmesinin dinsel amaçlı kurulmasına devlet destek sunmaktadır. Türkiye'de, maalesef sadece 1 opera, 11 bale, 10 heykel, 18 resim, 18 sinema, 38 tiyatro derneği bulunmaktadır. Bu durum bize, geleceğin nerede arandığına dair ciddi karanlık işaretler vermektedir. Türkiye'de 35 bin Cami yaptırma ve kuran kursu derneği varken, DİB'na ne gerek var! Madem "dini faaliyetlerin kontrol tutmak" için DİB kuruldu, o zaman bu dernekler nedir?.
Türkiye-Avrupa Birliği sürecinde ise bu sorunların varlığı görülmüş ve çözüm konusunda uluslar arası hukuk ve değerlere bağlılık çağrısı yapılmıştır. AB raporlarında "Tüm bireylerin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, din ve inanca dayanan ayırım ve ayırımcılığa maruz kalmaksızın Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere uygun olarak temel haklar ve insan haklarına sahip olmalarının yasal düzeyde ve uygulamada güvence altına alınması" öngörülmektedir. denilerek, AB yolundaki Türkiye'nin ev ödevleri hatırlatılmıştır.
Bu eleştirilere sessiz kalmayan Türkiye ise "Hükümet, tüm bireylerin herhangi bir ayırım yapılmaksızın tüm insan hakları, temel özgürlükler ve kültürel haklardan tam ve eşit olarak yararlanmalarını güvence altına almanın temel görevi olduğuna inanmaktadır." diyerek bu sorunun varlığını kabul etmekte ve çözülmesi gerektiğini ifade etmektedir. Görüleceği gibi bu belgelerde tüm bireylerin hiçbir ayrımcılığa uğramaksızın din ve inanç özgürlüklerinin sağlanması ve güvence altına alınması öncelikli amaçlar arasında zikredilmektedir. Fakat nedense bu konuda halen bir adım atılmamıştır.
Aleviliğin kendine özgü bir inanç olduğunu savunan Alevi Bektaşi Federasyonu ve Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu ise "Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılsın, inancın kamu hizmeti olmaktan çıkarılıp sivil alana bırakılmasını" savunmaktadır. ABF ve AABK "Diyanet, devletin benimsemiş olduğu laikliğe aykırıdır. Bu idari yapı içinde yer aldığı müddetçe Türkiye Cumhuriyeti'nin laik bir devlet olduğu, temelsiz bir iddia olarak kalacaktır. Dolayısıyla yapılması gereken bu yanlışlığa ve çelişkiye son verilmesi gerekir." çağrısında bulunmuştur.
Oysa laiklik konusu, ortak evrensel tanımlara bakıldığında ''din ile devlet ilişki ve alanlarının birbirinden ayrışması ve birinin diğeri üzerinde etkide ve yaptırımda bulunmaması, toplum yaşamını ve düzenin sağlayan yasaların dinden değil modern hukuktan beslenmesi, devletin tüm inanç sistemleri karşısında eşit ve tarafsız davranması'' olarak özetlenebilir.
Fakat kısa vadeli olarak DİB gibi devasal bir kuruluşun kaldırılmasındaki, sakıncalar göz önüne alındığında, bu kurumun kaldırılması yönünde merkezi çalışmaların, tüm inanç gruplarının da katılımı başlatılması gerekir.
ZORUNLU DİN DERSLERİ
Türkiye’deki zorunlu din eğitimi ile ilgili olarak bir değişim olmamıştır. Hükümet gerek kamuoyunu gerekse dış politika farklı yanılsamalara ve algılara yol açmak için, din derslerinin içeriği ile ilgili yeni düzenlemelere gittiğini ifade etmektedir. Fakat eğitim alanının aktörlerinin bu konudaki raporları ve eleştirileri ise, din eğitiminde AB normlarına uygun hiçbir düzenlemenin yapılmadığı yönündedir.
Türkiye’de Din Öğretimi Genel Müdürlüğünün görevleri 3797 sayılı Milli Eğitim Bakanlığı’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunun 17. Maddesine göre; “Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün görevleri: İmam-Hatip Liseleri ile Anadolu İmam-Hatip Liselerinin eğitim, öğretim ve yönetimi ile ilgili bütün görev ve hizmetlerini yürütmek” ve “İlköğretim, ortaöğretim ve Bakanlığa bağlı yaygın eğitim kurumlarında okutulan Din Kültürü ve Ahlâk öğretimine ait program ile ders kitaplarını hazırlamak ve Talim ve Terbiye Kurulu’na sunmak.” olarak belirlenmiştir.
Bu kurum tüm çalışmalarında yasal dayanaklarına ve devletin kendisine sunduğu geniş imkanlara dayanarak yürütür. Bu yasal ve hukuksal dayanakları özetle;
? 3 Mart 1924 tarih ve 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun 4. maddesinde:
“Maarif Vekaleti, yüksek diniyat mütehassısları yetiştirmek üzere Darü’l-Fünun’da bir İlâhiyat Fakültesi te’sis ve imamet, hitabet gibi hidemat-ı diniyenin ifası vazifesi ile mükellef memurların yetişmesi için de ayrı mektepler küşad edecektir.”
? 1982 Anayasası’nın 24. Maddesinde:
“… din ve ahlâk eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din Kültürü ve Ahlâk öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitimi ve öğretimi ancak kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır…”
? 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 12. Maddesinde:
“Türk millî eğitiminde lâiklik esastır. Din Kültürü ve Ahlâk öğretimi ilkokul ve ortaokullar ile lise ve dengi okullarda okutulan zorunlu dersler arasında yer alır…”
? 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 32. Maddesinde:
“İmam-Hatip Liseleri İmamlık, Hatiplik ve Kur’an Kursu öğreticiliği gibi dinî hizmetlerin yerine getirilmesi ile görevli elemanları yetiştirmek üzere Milli Eğitim Bakanlığı’nca açılan ortaöğretim sistemi içinde, hem mesleğe, hem yüksek öğrenime hazırlayıcı programlar uygulayan öğretim kurumlarıdır…”
Türkiye bir yandan AB sürecine uyum yasaları hazırlarken, diğer yandan ise AB anayasalarında belirtilen, bireysel özgürlük, hukukun üstünlüğü, insan hakları, kültürel çeşitliliğin tanınması, demokrasi ve din ile devlet ilişkilerinin ayrılığı üzerine kurulmuş olan tanımları görmezden geliyor. AB Temel Haklar Bildirgesinin, 54 maddenin büyük çoğunluğu, insan onuru, demokrasi, bireyin düşünce ve din özgürlüğü, eğitim hakkı, yasalar önünde eşitlik, ayırımcılık yasağı, kültürel dinsel çeşitlilik, sosyal güvenlik ve kişi haklarına saygıya dayalıdır ve bu haklar teminat altına alınmıştır.
AB ülkelerinde din eğitimi mezhep spesifik ve mezhepler üstü eğitim biçiminde verilmektedir. Örneğin; Almanya, Avusturya, Belçika, Finlandiya, Hollanda, İspanya, Norveç mezhebe spesifik bir eğitim mezhepler veya din kurumlar tarafından uygularken, Danimarka, İsveç, İngiltere, Yunanistan'da ise mezhepler üstü eğitim olarak uygulanmaktadır. Fransa'da ise 1904 yılında devlet okullarından din dersleri kaldırılmış, özel okullarda ise serbest bırakılmıştır.
Türkiye’nin üyesi olmak istediği AB ülkelerinde, devlet vatandaşın dinine karışmayı, inanç, vicdan ve kanaat özgürlüğüne müdahale olarak algılamaktadır. İşte bu nedenle din eğitimini, ilgili dinin temsilcisi cemaatlere ve özerk kurumlara bırakmıştır. Dersler zorunlu değildir. Seçmelidir. Türkiye’de ise şeyhülislâmlıktan günümüze kadar Sünni İslam topluma tek din dersi olarak dönem dönem zorunlu eğitimin bir parçası olarak dayatılmıştır. 1982 Anayasası’ndan beri halen zorun eğitim arasında yer alır.
Zorunlu din dersi uygulamaları, din özgürlüğünü güvence altına alan anayasanın 24. maddesine aykırıdır. Çünkü din ve vicdan özgürlüğü, aynı zamanda insanların dindışı kalabilme hakkını da kapsar. İnsanların dini öğrenme, öğrenmeme, öğreneceklerse de bütün dinleri öğrenebilme hakkı isteğine bağlı olmak şartıyla olmalıdır. Böyle bakıldığında "Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır" biçimindeki kural, aynı maddede düzenlenen din ve vicdan özgürlüğü prensibine aykırıdır. Aynı zamanda, "kimse dini inançlarını ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz, kınanamaz" biçimindeki güvenceye de aykırılık teşkil ediyor. Mevcut uygulama sadece Alevileri değil, laik olanları da rahatsız etmektedir.
E.Z. isimli bir Alevi öğrencinin velisi, Anadolu'da yaşayan nüfusun üçte birinin Alevi olduğu, din kültürü ve ahlak bilgisi dersi müfredatında ise Alevi-Bektaşi inancının ibadet şekli olan Cem törenine hiç yer verilmediği, Sünni ibadeti namazın ise en ince detaylarına kadar öğretildiği belirterek, Alevilere, Sünni inancın zorunlu ders olarak okutulmasını, Avrupa İnsan Hakları sözleşmesinin din ve inanç özgürlüğü ilkesiyle çeliştiğini gerekçe göstererek Şubat 2004'te davasını, AİHM'e taşıdı. 3 Ekim 2006 tarihinde bu dava ile ilgili kesin bir kararın çıkacağı bilinmektedir.
AKP hükümetinin, 9 Kasım 2005 AB İlerleme raporu öncesi gündeme almış olduğu, Aleviliğin Lise Ders kitaplarına alınması konusundaki tek yanlı ve iktidar merkezli çözüm önerisi eksik ve içeriğinin muğlaklığı açısından sorunludur. Alevileri ‘sünni islam’ dairesine sokarak, Alevilerin taleplerine set çekmek isteyerek, liselerde okutulacağı söylenen Alevilik dersleriyle de ‘Zorunlu Din Derslerinin’ en temel insan hakları ihlalini gizleme çabası içine girmekle bir yere varılamaz.
AB İlerleme Raporunda ilerleme olarak gösterilen Aleviliğin ders kitaplarına girdiği sözü gerçek değildir. Alevi’nin A’sına yer verilmeyen bu ders kitaplarında Aleviliğin temel inanç felsefesine yer verilmemekte, dedelik kurumuna, cem ibadetine ve cemevlerine hiç atıfta bulunulmamaktadır. Ders kitaplarına devletin resmi söylemi egemendir ve bu anlayış gereği içi boşaltılmış, Sünnileşmiş bir Alevilik öğretilmek istenmektedir.
2004 ve 2005 AB İlerleme Raporu, AKP iktidarının Alevilerin talepleri konusunda samimi olmadığını bir kez daha teyit etmiştir. AKP, Alevilere karşı takındığı ‘İnkarcı ve Asimilasyoncu’ tutumu ile Türkiye’nin AB sürecini taşıyamamaktadır. Bunu en başta Aleviler olmak üzere tüm toplum her geçen gün daha yi fark etmektedir.
Ayrıca Aleviler Alevi öğretisinin zorunlu din dersleri birlikte ele alınmasını sıcak bakmamaktadırlar. Alevilik hakkında ders kitaplarını girmesini düşündüğü içeriği ve metodolojisini kendi eğitim uzmanlarının hazırlayıcı konsept çerçevesinde ele alınmasını ve seçmeli din sosyolojisi olarak verilmesinden yanadır.
AKP hükümeti bu konu ile ilgili olarak şimdiye kadar, Türkiye’de Sünni/Hanefi inançlı kesimler dışında, hiçbir inanç çevresini taraf olarak muhatap almamıştır. Hatta Alevilere bugüne bir randevu bile verilmemiştir.
AKP ELİYLE DİNİ KADROLAŞMA
İHL ve İlahiyat Fakültesi mezunlarının özellikle AKP hükümeti tarafından, devlet kadrosuna alınması daha fazla dikkat çekmektedir. Çünkü AKP seçilmiş kadrolarının ve Milletvekillerinin büyük bir bölümü İHL ve İlahiyat Fakültesi mezunudur.
Kadrolaşmadaki temel kriterlerinde, personelin Sünni ve dini eğitim almış olanlardan oluşması olmazsa olmaz bir bir tavır olarak sürmektedir. Bunun en açık kanıtı, AKP’li milletvekilleri arasında tek bir Alevi’ye rastlamak mümkün değildir. Diyanet İşleri Başkanlığı, İHL ve İlahiyat fakültelerinde hiçbir Alevi istihdam edilmez.
Bu tarz kadrolaşma giderek artmaya ve yaygılaşmaya başlamıştır. Öyle ki, sağlık, eğitim, ulaştırma alanında, TUBİTAK ve Sosyal Hizmetlerde bu kadrolaşma en üst düzeye ulaşmıştır.Böylece idari mekanizmalarda dinci (Sünni-Hanefi) kadrolaşma giderek artmaktadır.
AKP Hükümetinin sosyal hizmetlerde yaptığı son icraatlarından biri de 2005 yılı başında Diyanet İşleri Başkanlığınca yayınlanan “DİN HİZMETLERİNİN DAHA ETKİLİ VE VERİMLİ BİR ŞEKİLDE YÜRÜTÜLMESİ İÇİN ALINMASI GEREKEN TEDBİRLER” başlıklı genelgesidir. Bu genelge toplumsal alanın vakıflar, tarikatlar eliyle dinselleştirilmesinin bir belgesidir. İlk uygulama alanları da toplumun sosyal yardıma muhtaç, devlet korumasında, bilimsel yöntemlerle korunması ve topluma kazandırılması gereken çocuklarımızın, gençlerimizin yaşadığı SHÇEK kuruluşları olmuştur. İzmir ve Mersinde Çocuk Yuvaları ile Yetiştirme Yurtlarında “Kutlu Doğum Haftası” etkinlikleri yapılmıştır. İlgili genelgeyle tüm illerde bu tür dinsel temelli sosyal hizmetlerin protokolle süreklileştirilmesi de istenmektedir. Yine aynı şekilde yoksullar, hastalar, özürlüler, dul ve yetimlere yönelik hizmetlerinde müftülüklerce ve vakıflar, tarikatlar eliyle verilmesi planlanmaktadır.
Sosyal hizmetlerdeki yakıcı kadro açığına rağmen, kısa bir süre önce Diyanet İşlerine 10.000 yeni imam kadrosu açılması AKP Hükümetinin SHÇEK ‘teki istihdam anlayışını da açığa çıkarmaktadır. Bürokratik kadroların İmam ya da ilahiyatçılarla doldurulması, laiklik ve Aleviler açısından kabul edilemez bir gelişmedir.
Bu türden kadrolaşmanın sakıncalarını oldukça ciddi boyuttadır. Bir örnek verecek olursak, Sağlık Bakanlığı Ekim 2005’te, İstanbul’daki devlet hastanelerinde personel formlarını güncelleştirirken, sağlık çalışanlarını mezhebini sormuştur.
Dinci kadrolaşmanın olduğu kurumlarda, Aleviler ve Gayri Müslimler baskı altındadır. Cuma günleri namaza gitme ve Ramazan orucu tutması yönündeki baskılar halen günceldir.
CEMEVLERİMİZ DEVLETE GÖRE HALEN İBADET YERİ OLARAK KABUL GÖRMÜYOR.
Türkiye’de yaşayan Aleviler resmi olarak tanınmış ibadet yerleri mevcut değildir. Fakat devlet tarafından ibadet yeri olarak tanımlanmasa da, Aleviler Cemevlerini fiili olarak ibadet yeri olarak kullanmaktadır. Türkiye’de yaklaşık olarak 100 Cemevi bulunmaktadır. Ülkemizde 90 bine yakın caminin ve 270 civarından kilise bulunduğu göz önüne alınacak olursa, nüfusun üçte birini oluşturan Alevilerin ibadet yerleri ile ilgili sorunun boyutu daha da anlaşılacaktır.
Aleviler ibadethane olarak kullandıkları Cemevlerinde, ibadetlerini, Cem törenlerini, toplantılarını gerçekleştirmektedir. Devlet ise bu tür faaliyetlerimiz bilmekle birlikte, buraları halen Alevilerin ibadet yeri olarak kabullenmez.
Son olarak ABF ve AABK tarafından Cemevleri konusunda CEMEVLERİ ALEVİLERİN İNANÇ MERKEZİDİR imza kampanyası düzenlendi. Türkiye de toplanan 450 bin imza birer üst yazıyla birlikte 14 Aralık 2004 tarihinde T.C. Cumhurbaşkanı ve T.C. Başbakan’ına, Avrupa da toplanan 150 bin imza da 15 Aralık 2004 tarihinde Avrupa Parlamentosu Başkanı’na sunuldu. Bu konuda bugüne kadar, AKP hükümeti dahil, hiçbir siyasi iktidar bu sorunun çözümü için Alevilerin bilgisine başvurmamış ve istemlerini geri çevirmiştir. Sunulan imzaların karşısından AKP hükümeti susmayı tercih etmiştir.
Aleviliğin bir inanç ve cemevlerinin de inanç merkezi olarak kabul edilmesi, AB İlerleme Raporların konusu ve istemleri haline gelmesine rağmen, hükümetler Alevilerin inanç merkezlerini kabul etmemekte ısrar etmekte ve daha ileri giderek, Alevileri rencide eden açıklamalar yapmaktadırlar. AKP hükümetinin bir çok milletvekili, Bakanına ve hatta Başbakanına göre “Cemevi caminin karşısına konulamaz!”, “Cemevi cümbüş evidir” ya da “Cemevi kültür evidir” denilerek ayrımcılığa maruz bırakılmaktadır.
Devletin cemevlerine karşı ayrımcı uygulamasını hukuksal alanda da yaşamaktayız. Cem evlerinin elektrik giderleri kendi bütçesinde karşılanır. 2002/4100 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı, Elektrik abonesi bazı kişi ve kuruluşların muaf tutulması, Madde 1: İndirimli tarifeden yararlanan kişi ve kurumlar. Madde 2. f Bendi “ İbadethaneler (cami, mescit, kilise, havra ve sinagog) ve genel aydınlatma yerleri…” Madde 3: “ …. İbadethanelerin elektrik enerjisi yıllık giderleri de DİB’nın takip eden yılı bütçesinden konularak ödeneklerinden karşılanır” Fakat devletin ibadethane tanımı cemevlerini kapsamamaktadır. İşte bu nedenle Alevilerin ibadet yerleri olan cemevleri, bu mevzuatla ayrımcılık hedefindedir.
Bugüne kadar Alevi dernekleri tarafından açılmış olan cemevleri, fiilen ibadethane olarak ta kullanılmaktadır. Bu fiili meşru bir tavır olarak, resmi görüşe rağmen gelişmiştir. Bazı başbakanlar cemevlerinin temellerini sadece oy kaygısı nedeniyle atarlarken bile, resmi görüş ilişkilerinde çifte standart tutumları ise birer soru işaretidir. Hatta bazı bir ilçenin (Çankaya) belediye başkanı, Alevilerin inanç merkezi olarak kullanacağı cemevine uygun yerleşim yerinde belediye ait arsadan yer vermeyi olumlu olarak karşılarken, İç İşleri Bakanlığı bunun mevzuatta yeri olup olmadığı konusunda, Diyanet İşleri başkanlığına görüş sorarak, cemevlerinin inanç yeri olmadığını iddia etmektedir.
En son yaşanan somut bir olayda; Ankara 11. İdare Mahkemesi'ne yapılan başvuruda, Çankaya Cemevi Yaptırma Derneği'nin talepte bulunduğu Çankaya Belediye Başkanlığı'nın, Hilal Mahallesi 26930 ada 31 parselin ibadet merkezi olarak ayrıldığını bildirdiği belirtildi. Kaymakamlıktan da bu alanın Çankaya'da yaşayan Alevi yurttaşların cemevi ihtiyacını giderebilmek için tahsisi talep edildi. Ancak kaymakamlık, tahsis konusunda İçişleri Bakanlığı'ndan görüş sordu.
Bakanlık ise Diyanet'ten cemevleri konusunda fetva almak yoluna gitti. Alevi dernekleri, cemevi arazisi tahsis edilmesi yönündeki başvurularını, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın "cemevleri ibadethane sayılmaz" fetvasıyla reddetmiştir. Çankaya Kaymakamlığı'nın işleminin iptali ve yürütmesinin durdurulması istemiyle dava açtı.
Kaymakam Yıldırım Kadıoğlu'nun, bakanlıktan gelen ve Diyanet'ten alınan fetva doğrultusunda başvuruyu reddetmiştir. Kaymakamlığın, Alevilerin iradesini yok sayarak, Diyanet'in fetvası doğrultusunda Aleviliğin ve onların inanç merkezi olan cemevlerini ibadet merkezi olarak değerlendirmemesi yönündeki idari işlemi hukuka aykırıdır.
Kısacası Aleviler 3194 sayılı İmar Kanununa dayanarak, belediyelerden cemevi için yer talep ettiğinde karşısına, 3194 sayılı İmar Kanunun konuyla ilgili Ek-1. maddesi getirilir. Çünkü ek-1.maddeye göre “İmar planlarının tanziminde, planlanan beldenin ve bölgenin şartları ile müstakbel ihtiyaçları göz önünde tutularak lüzumlu cami yerleri ayrılır. İl, İlçe ve kasabalarda müftünün izni alınmak ve imar mevzuatına uygun olmak şartıyla cami yapılabilir. Cami yeri, imar mevzuatına aykırı olarak başka maksatlara tahsis edilemez.” hükmü engeldir. Burada açık olarak “ cami” den söz edilmektedir. Yani cemevi ya da Kilise gibi ibadet yerleri için yer tahsisi yapılamaz. Bu yasal düzenlemenin Türkiye Cumhuriyetini “Laik bir hukuk devleti” olarak tanımlayan Anayasanın 2. maddesine ve herkesin “…felsefi inanç, din, mezhep…ayrımı gözetilmeksizin kanun önünde eşit” olduğunu belirten 10. maddesine açıkça aykırı bulunmaktadır.
Tüm bu olumsuz gelişmeler karşısında siyaset alanında bazı düşünce değişimleri filizlenmeye başlamıştır. CHP İstanbul Milletvekili Ali Rıza Gülçiçek ve arkadaşları, cemevlerinin de ibadet yeri sayılmasını öngören yasa teklifi verdi. Teklifte: ''İmar ve Gecekondu Mevzuatına Aykırı Yapılara Uygulanacak Bazı İşlemler ve İmar Kanunun Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun''da değişiklik getiren teklif, İmar Yasası'nda yer alan ''ibadet yerleri''ne cemevlerinin de eklenmesini hüküm altına alıyor. Teklifte ibadet yeri ''cami, cemevi, mescit, kilise, sinagog ve havra'' olarak belirtildi. Yasa teklifinin gerekçesinde, cemevlerinin ibadet yeri olarak kabul edilmediği ifade edilerek, şu görüşlere yer verildi: ''Alevilerin de ibadetlerini diğer inanç grupları gibi serbestçe yapabilmeleri ve her türlü olumsuz ayrımcılıktan korunmaları, toplumsal uzlaşmanın gerçekleşmesi açısından olduğu kadar Anayasa'nın 10'uncu maddesinde ifade edilen 'kanun önünde eşitlik ilkesi' yönünden de çok gerekli olan bir husustur.” Diğer taraftan “laiklik ilkesi şüphesiz çağdaş ve demokratik devletin vazgeçemeyeceği bir ilkedir. Din ve inanç hürriyetini teminat altına alan; devletin dine, dinin de devlete müdahale etmemesini sağlayan bir ilke olarak laiklik, inanç sahibinin inancını rahatça yaşaması için gerekli ortamı da oluşturur.'' görüşü ile sorunun çözümü AKP hükümeti döneminde meclise kadar taşınmıştır. Fakat sorun Alevilik ve Aleviler olunca AKP hükümeti, Sivas katliamındaki tavrında değişiklik yapmaya niyetli olmamış ve Alevilere karşı ayrımcı tavrını iktidarda dahi sürdürmeyi dava meselesi olarak görmektedir.
En son olarak 57. Hükümetin Başbakanı Bülent Ecevit; "Cemevleri ibadethane sayılmalı. Aleviler nasıl istiyorlarsa öyle olmalı" diyebilmiştir.
Cemevi tartışmalarından diğer bir tepki ise ANAP Genel Başkanı Erkan Mumcu’dan gelmiştir. Mumcu “Alevilerin bu ülkeye sadakatte tarih boyunca en küçük bir hataları ve noksanları olmamıştır. Devlete ve cumhuriyet değerlerine bağlılıkta, en küçük bir yanılgı içinde olmamışlardır. Ülkede hiçbir inanma biçimine, hiçbir inanç topluluğuna yan gözle bakmamışlardır. Kimsenin hak ve özgürlüğünün kısıtlanmasını talep etmemişlerdir. İstedikleri kendi inançlarını özgürce yaşayabilmek, kendi ibadetlerini eşit hak ve imkânlar içinde gerçekleştirmektir ve tabii kendi çocuklarına öğretmek istemektedirler. Bunda son derece haklıdırlar.” demecini vermiştir.
Yine aşağıda Alevi inançlı bazı milletvekillerinin bu konudaki demeçleri, sorunun çözüm beklediğini bir kez daha teyit etmektedir. Hüseyin Özcan (CHP Mersin Milletvekili): "Cemevlerini 'cümbüş yeri' olarak gösteren bir zihniyetin AB uyum yasalarına samimi yaklaşacaklarını sanmıyorum."
Ali Rıza Gülçiçek (CHP Milletvekili): "Çözülmemesi halinde Alevi sorununun Türkiye'nin dışına, Avrupa Konseyi ve Parlamentosu'na taşınabileceği kuşkusunu taşıyorum. Bu olursa bunun sorumlusu da hükümet olacaktır."
Muharrem Kılıç (CHP Malatya Milletvekili): "Avrupa'da devlet, inanca maddi yardımda bulunmuyor. Türkiye'de de devlet bu alana para ayırmamalı. Devlet din alanından elini çeksin."
Bilindiği üzere, Anayasamızın 24. Maddesinde; “Herkes Vicdan, Dini İnanç ve Kanaat Hürriyetine sahiptir.” Şeklinde düzenlenmiş olan dini inanç özgürlüğü, yine aynı maddenin 2. Ve son fıkrasında yer alan, 14. Maddesindeki yasaklayıcı hükümlere aykırı olmamak kaydıyla ibadet, dini ayin ve törenler şeklinde serbesttir. Ancak dini ibadetlerini yerine getirirken farklı din mensuplarını rahatsız etmeyecekleri ve zorlamayacakları hükümleri ile sınırlandırılmıştır. Öte yandan, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 18. Maddesi, Avrupa İnsan Hakları ve Temel Hürriyetlerini Koruma Sözleşmesinin 9. Maddesi ile 1990 yılında imzalanan Paris Şartındaki hükümler ülkemizin taraf olduğu bağlayıcı kurallardır.
Dinsel Hoşgörüsüzlük Özel Raportörü Türkiye’den bir rica da bulunmuştu: Türkiye’den “Basın özgürlüğünü de güvence altına alarak, basının din ya da inanç temelinde hoşgörüsüzlük ya da ayrımcılığı kışkırtan yayınlarının önüne geçilmesi için” alınan tedbirlerin kendisine bildirilmesini istiyordu. Burada kastedilen sadece, Gayri Müslimlere yönelik baskının eleştirisi değil, Türkiye’de yaşayan tüm inanç grupları için geçerli olduğu unutulmamalıdır.
Öte yandan, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 18. Maddesi, Avrupa İnsan Hakları ve Temel Hürriyetlerini Koruma Sözleşmesinin 9. Maddesi ile 1990 yılında imzalanan Paris Şartındaki hükümler ülkemizin taraf olduğu bağlayıcı kurallardır. Yine unutulmamalıdır ki, Lozan Barış Antlaşmasının 43. maddesine göre “Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk uyrukları, inançlarına ya da dinsel ayinlerine aykırı herhangi bir davranışta bulunmaya…” zorlanamazlar.
Yine hatırlanmalıdır ki, Türkiye, Avrupa Birliği Katılım Ortaklığı Belgesiyle “Tüm bireylerin, herhangi bir ayırım yapılmaksızın ve dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi görüş, felsefî inanç veya dinine bakılmaksızın, tüm insan hakları ve temel özgürlüklerinden tam olarak yararlandırılmasını temin etmeyi ve düşünce, vicdan ve din özgürlüğünden yararlanma koşullarını daha da geliştirmeyi” taahhüt etmiş bulunmaktadır.
Özetle;Aleviler kendi inanç ve ibadetlerini yaşama konusunda özgür değildirler. “İbadete zorlanma olmaz” ilkesi ve Cemevleri konusunda devletin inkarcı ve Sünni inanca dayalı tavrı halen egemen durumdadır. Hükümetin sıkça dile getirdiği “özgürlükçü” açıklamalarda Alevilerin kimliklerini özgürce yaşama hakkı yoktur.
NÜFUS CÜZDANLARINDA DİN HANESİ
Nüfus cüzdanlarına din kaydının belirtilmesi zorunluluğu
Ülkemizde, 1587 sayılı Nüfus Kanunu’ nun 43. maddesi gereğince, nüfus kağıtlarımızda din hanesi bulunmaktadır. Din hanesi, kişinin doğumu ile birlikte doldurulmakta, yani kişi doğduğunda nüfus kağıdını almak için nüfus müdürlüğüne başvurmuş olan ebeveyninin beyanına göre, ebeveyninin dinini almaktadır. Ebeveyninin beyanına göre din almış olan kişi, 18 yaşına gelip reşit olduğunda ise, 1587 sayılı kanunun 11 maddesi gereğince ancak yargı kararı ile, nüfus kağıdı üzerinde düzeltme veya değişiklik yapabilmektedir.
Nüfus kağıdında din hanesinde İSLAM yazması nedeni ile, ALEVİ bir yurttaşımız olan Sinan IŞIK, mahkemeye baş vurarak, din hanesindeki, İSLAM ibaresinin silinmesini ve yerine ALEVİ ibaresinin yazılmasını istemiştir.
İzmir 11. Asliye Hukuk Mahkemesi, Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan almış olduğu görüş ile, ALEVİLİK’ i, İSLAM’ ın farklı bir yorum şekli olduğunu gerekçesi ile, Sinan IŞIK’ın, nüfus kağıdının din hanesine ALEVİ yazılması talebini red etmiştir
Bu konu da anayasanın din özgürlüğünü düzenleyen 24. maddesindeki laik cumhuriyet ilkesine aykırı. Ne yazık ki Anayasa Mahkemesi, 1995'te beşe karşı altı oyla din kaydının Anayasal kurala aykırı olmadığına karar verdi. Oysa aynı Anayasa Mahkemesi, "Dinlenecek tanıklara dinlerinin sorulmasının Anayasa'nın 24. maddesine aykırılık oluşturduğuna" da karar verdi.
İdari kurumlar inanç özgürlüğü bakımından herhangi bir ayrım yapma hakkına ve yetkisine sahip değildir. Herkes herhangi bir dine inanabileceği gibi, inanmama hakkını da seçebilir. Nihayette herkesin kendine göre bir din anlayışı olabilir. Laik devlet, kişinin anladığı anlamda dinin gerçekten bir “din” oluşturup oluşturmadığını veya oluşturuyorsa hangi dini oluşturduğunu araştıramaz ve konuda bildirimde bulunmasını zorlayamaz. Bu nedenle Nüfus Kanunu’nun 43’üncü Maddesi.- Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk sisteminde tanımlanmış inanç özgürlükleri ile bağdaştırılması mümkün olmayan bir hükümdür. 5 Mayıs 1972 tarih ve 1587 sayılı Nüfus Kanununun 43’üncü maddesinde “aile kütükleri, ailenin bütün fertlerinin… dinini… ihtiva eder”. Bunun anlamı sudur; Türkiye’de herkes nüfus memurluklarına dinini bildirmek zorundadır. Bu hüküm inanç hürriyetine aykırıdır. Ayrıca bu hüküm “kimse… dinî inanç ve kanaatleri açıklamaya zorlanamaz” diyen 1982 Anayasasının 24’üncü maddesinin üçüncü fıkrasına açıkça aykırıdır. Keza aynı hüküm, 1961 Anayasasının 19’uncu maddesinin üçüncü fıkrasına da aynı sebeple aykırıydı. 1587 sayılı Nüfus Kanununun 43’üncü maddesinin Anayasaya aykırılığı sorunu Anayasa Mahkemesinin önüne iki defa gelmiş ve Anayasa Mahkemesi ikisinde de bu hükmün Anayasaya aykırı olmadığına karar vermiştir. Mahkeme, 27 Kasım 1979 tarih ve K.1979/44 sayılı ilk Kararında şöyle demiştir:
“Söz konusu 43. madde zorlayıcı nitelikte hiçbir hüküm içermemektedir. Nüfusa kaydolurken kişinin, Anayasanın kastettiği anlamda dini inanç ve kanaatlerini değil, sadece dininin ne olduğunu açıklamasına yol açabilecek bir durum yaratmaktadır ki, bu kuralın zorlayıcı bir niteliği ve zorlama ile ilişkisi yoktur”
Anayasa Mahkemesi bu kararda “dinî inanç ve kanaatler” ile “sadece din” arasında bir ayrım yapmaktadır ki, böyle bir ayrımın nasıl yapılabildiğini anlamak mümkün değildir.
Aynı Kanunun 43’üncü maddesi Anayasa Mahkemesinin önüne 16 yıl sonra tekrar gelmiş ve Anayasa Mahkemesi 21 Haziran 1995 tarih ve K.1995/16 sayılı Kararıyla yine bu maddeyi Anayasaya aykırı bulmamıştır. Mahkeme bu sefer de şöyle demiştir:
“Kamu düzeni ve kamu yararı yönünden birer kimlik bilgisi olarak nüfus kütüklerine yazılan bilgilerden birinin diğerinden bir farkı bulunmamaktadır. Kişinin dini ile ilgili bilgi de bu şekildedir ve lâik devlet yapısına ters düşecek biçimde hiçbir özel anlam taşımamaktadır. Anayasada yasaklanan, kişinin dininin bir ayrım ve eşitsizlik öğesi olarak kullanılmaması ve lâik devlet düzenine ters düşecek uygulamaların yapılmamasıdır. Sonuç olarak, söz konusu 43. madde zorlayıcı nitelikte hiçbir hüküm içermemektedir. Nüfusa kaydolunurken kişinin, Anayasanın öngördüğü anlamda dini inanç ve kanaatlerini değil, sadece kişinin özgün durumu yönünden kamu yararı, kamu düzeni ve sosyal gereksinimlerle ilgili olarak göz önünde bulundurulmak üzere dininin ne olduğunun açıklanması söz konusu olmaktadır ki, bu kuralın zorlayıcı bir niteliği ve zorlama ile bir ilişkisi bulunmamaktadır” Anayasa Mahkemesi bu Kararda kişinin nüfus memurluklarına dinini açıklamasını “kimse… dinî inanç ve kanaatleri açıklamaya zorlanamaz” diyen 1982 Anayasasının 24’üncü maddesinin üçüncü fıkrasına aykırı görmemiştir. Mahkemeye göre, kişinin nüfus memurluklarına hangi dine mensup olduğunu bildirmesi bir “zorlama” değildir. Anayasa Mahkemesinin bu görüşünü anlamak mümkün değildir. Zira, kişi dinini açıklamadıkça nüfus kütüğüne kaydedilemeyecek ve nüfus cüzdanı nı alamayacaktır. Bu zorlama değil de nedir? Keza, daha somut olarak, 5 Mayıs 1972 tarih ve 1587 sayılı Nüfus Kanunu “ek-madde 3”e göre, “nüfus idareleri nüfus kütüklerine tescil edilmeyen bir yaşından büyük çocukların veya büyüklerin varlığını haber aldıkları takdirde büyüklerin kendilerini, çocukların ana, baba ve vasilerini… beyana davet etmeye yetkilidirler. İlgililer bu davet üzerine 30 gün içinde nüfus idarelerine başvurmak ve beyanda bulunmakla görevlidirler”. Davete bu süre içinde uymayanlar Türk Ceza Kanununun 528’inci maddesi gereğince cezalandırılabilirler. Dolayısıyla hukukumuzda kişiler, nüfus memurluklarına hangi dinden olduklarını ceza tehdidi altında açıklamak zorundadır. Ceza tehdidi bir “zorlama” değil de acaba nedir? Üstelik, Anayasamızın 15’inci maddesinin ikinci fıkrasına göre, kişiler olağanüstü hallerde dahi dini açıklamaya zorlanamazlar. Bu bakımdan Nüfus Kanununun 43’üncü maddesinin Anayasaya aykırılığı apaçıktır. Buna rağmen Anayasa Mahkemesinin iki ayrı defa bu maddeyi Anayasaya aykırı görmemesi çok ilginçtir.
AB, nüfus cüzdanındaki dini kayıt konusunda baskı yaparak Yunanistan'a gerekli düzenlemeyi yaptırdı. Bu konu, AB normlarına aykırılık oluşturduğu için 'Uyum'da göz önüne alınmalıdır.
YENİ NÜFUS YASASI REFORM DEĞİL AYRIMCILIK YARATIR
Din hanesinin kişinin tercihine bırakılarak, inançlarının nüfus cüzdanlarına yazılması doğru değildir. AKP hükümeti, nüfus cüzdanlarındaki, dini ibaresini, seçimlik hale getirmesi sorunun göz boyama ile geçiştirilmesi anlamının ötesinde, tercihi lehte kullananlar ile aleyhinde kullananlar arasında sorunlar yaratacak ve ayrımcılık uygulamalarına maruz bırakılacaktır. İnsanların inançsal meselelerinin resmi kimlik bilgilerinde yer alması zaten büyük tabuların ve ayrımcılıkların yaşandığı bir ülkede gören inancın dışındakileri olumsuz ayrımcılıklara sürükleyecektir. Farklı inançtan olan insanların kendi kimliklerini ifade ederken dışlanmaya ve ‘ötekileştirilmeye’ maruz kaldığı bir ülkede, bu farklılığını kimliğine yansıtması ve karşılığında göreceği sıkıntıların boyutu daha da artacaktır. Çocuklar okulda, askerler kışlada, işte, mahkemede her alanda bu sıkıntılar ayyuka çıkacaktır.
ABF ve AABK Nüfus Kağıtlarında, din hanesinin bulunmasını Anayasa’ nın 24 maddesinde düzenlenmiş olan İnanç Özgürlüğüne ve 2. maddesinde düzenlenmiş olan Laiklik ilkesine aykırı olarak değerlendirmektedir. Bu nedenle nüfus kağıtlarındaki din hanesi TAMAMEN kaldırılmasını talep etmektedir.
Alevi Köylerine Cami Yapılması SORUNU
Alevi köylerinde istenilmediği halde cami yapılmasına yönelik uygulamalardan vazgeçilmedi. Sorun, inanç zorlamasından kaçınılacağı anlamına gelen bir değişiklikle yani 'cami' kelimesi yerine “İbadethane“ kelimesinin konulmasıyla şimdilik “halledildi“ diye geçiştirildi. Yeni düzenlemelerde “İbadethane“ ile sadece cami, kilise, sinagog ve havra tarif edildi. Yani Alevilerin ibadethaneleri olan Cemevleri yine yasal ayrımcılığa maruz kalmıştır.
Aleviler ölülerini camide değil cemevinde yıkamak ve imamın değil dedelerinin okuduğu dualar eşliğinde gömebilmek için, bu asimilasyoncu uygulamalara son verilmelidir.
Alevi köylerine ve yerleşim birimlerine zorla cami yaparak, devlet olanakları dahilinde sistemli ve yoğun şekilde asimilasyoncu politikaları egemen kılma girişimi sürmektedir. Örneğin, Kayseri gibi İslamcı hareketlerin ve tarikatların en yoğun olduğu bir şehrin Alevi köylerinde, zorla cami yaptırma girişimleri sürmektedir.
12 Eylül 1980’den sonra, Kayseri’nin Sarıoğlan ilçesine bağlı 6 köyünden 4’üne zorla cami yapılmıştır. AKP döneminde bu süreç hızlanmıştır. Kayseri ilinin, İğdeli, Yerlikuyu ve Karaözü köyleri bu uygulamalara karşı tepki göstermiş ve hukuki süreç başlatmıştır. Son gelinen aşamada, İğdeli köyünde cami yapma girişimi ABF ve AABK girişimleri ile durdurulmuştur.
Cemevlerini 'cümbüş yeri' olarak gösteren AKP zihniyetinin Kopenhag Kriterleri’nin temel ilkelerine samimi yaklaşacaklarını sanmıyoruz.
Cenaze Kaldırma Sorunu
Alevi toplumunun yaşadığı güncel ve belki de en önemli sorunlar grubunda cenazelerimizin Sünni esaslara göre kaldırılması, kurbanların Alevi inanç ve geleneklerine göre gerçekleştirilmemesi ve Cemlerde Sünni İslam unsurlarının artmasıdır. Bizce bunun sebeplerinin bulunması,
Tarih boyunca Alevilere yönelik baskı, zulüm ve açık şiddet uygulamaları ile Alevi varlığının fiziksel olarak tümden yok edilmesi çabaları olmasına rağmen, Alevilere yönelik tehditler günümüzde yeni bir boyut kazandığının tespiti ile başlamalıdır. Bunun adı modern anlamıyla ayrımcılık ve asimilasyondur. Örneğin Aleviler cenazelerini kendi inanç ve öğretilerine göre kaldırmak isterken, ayrımcılığa maruz kalma korkusu ile, Sünni esaslara göre kaldırmak zorunda kalmaktadır.
ABF VE AABK HAKKINDA
Türkiye’de tahmini olarak 20 milyon, Avrupa’da ise 1 milyon civarında, Türk, Kürt, Arap ve Türkmen kökenli Alevi yaşamaktadır. Türkiye’de Alevi Bektaşi Federasyonu’na (ABF) bağlı 504 dernek vardır. Toplam kayıtlı üye sayısı 400 bin civarındadır. Avrupa’da ise Almanya, Fransa, Hollanda, İsviçre, Avusturya, Belçika, İsveç, ve Danimarka’da örgütlemiş olan Aleviler bir araya gelerek Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu’nu (AABK) kurmuşlardır. Bu ülkelerde toplam 180 derneğin ve Cemevinin üye olduğu toplam 9 federasyon kurulmuştur. ABF ve AABK bağlı bu kuruluşların amaçları ortaktır.
ABF VE AABK’NIN AMAÇLARI
Alevilerin inançsal, sosyal, kültürel, siyasi ve toplumsal/kamusal alanlardaki konumlarını araştırmak, bu alanlarda yaşanan sorunlarına çözüm üretmek ve taraf ilişkisi oluşturmaktır.
ABF ve AABK Alevilerin yasalardan ve uygulamalardaki eşitsizliklerde karşılaştıkları hak ihlallerine karşı mücadele eder.
ABF ve AABK amaçları doğrultusunda ortak çalışma yürütür. Bu nedenle Türkiye ve Avrupa’da sürdürülmek olan çalışmaların içeriğin bir benzerlik, birlikte oluşturulan vizyona denk düşmektedir.
Aleviliğin Anayasal düzeyde ve laiklik ilkesine uygun olarak tanınmasını ve diğer inanç grupları ile birlikte eşit koşullarda bir arada, barış içinde yaşamayı sağlamak için çalışmalar yapar.
Aleviler Türkiye`nin Avrupa Birliği üyeliğini benimser ve Kopenhag Kriterleri ve uluslararası sözleşmelerce güvence altına alınmış özgürlüklerin uygulanmasını sağlamak amacıyla çalışır.
Aleviler bu sözleşmelerde ve Kopenhag Kriterleri’nde güvencesi sağlanan kişisel hürriyetler, sosyal dayanışma ve paylaşımcılık, insanların eşitliği, kadın-erkek eşitliği gibi hümanist değerleri benimsemektedir. Hatta bu değerlerin asırladır yaşamakta ve savunmakta olduğumuz Alevi inancı, öğretisi ve değerleri ile örtüşmesinden memnuniyet duymaktadır.
ABF ve AABK’DAN AB DIŞ İŞLERİ KOMİSYONUNA ÖNERİLER VE TALEPLERİMİZ
Türkiye’nin AB sürecinde Alevilere karşı yapılan ayırımcılık ve haksızlık derhal düzeltilmelidir.
Alevi eşitlik haklarından yararlanmak istiyorlar. Bu nedenle yasalar ve uygulamasında fiili eşitlik yaratılmalıdır.
Uluslararası belgelere, insan haklarına ve temel özgürlüklere dayalı, bir toplumsal mutabakat sözleşmesi olan eşitlikçi, özgürlükçü, katılımcı ve çoğulculuğu esas alan demokratik bir Anayasa istemektedirler.
“Alevi” kimliğinin tanınmasını, kendi özgünlüklerini yaşamak ve kendilerini , kendileri tanımlamak istiyorlar.
Ayrıca kendi dışlarında yaratılacak / yaratılan bir temsiliyeti de istemiyorlar.
Alevileri özgürlükçü, laik ve sosyal devlet yapılanmasının toplumun lehine olduğundan dolayı önemser. Bu nedenle gerçek anlamda laik, sosyal ve özgürlükçü olmayan bu devlet yapılanmasını değişmesini talep eder ve reformların bu yönde gerçekleşmesini savunur.
Aleviler devletin, dinsel ve dilsel açıdan uyguladığı ayrımcı politikadan arındırılmasını, herkesin farklılıkları ile eşit koşullarda bir arada kardeşçe yaşamasını savunur. Bu nedenle Sünni devlet yapılanmasından derhal kurtulmak gerekir.
Devlet yurttaşları ile eşit koşullarda ve eşit zeminde buluşması gerekir. Yurttaşlık sorumluluklarını ve görevlerini yerine getiren herkesin, devlet imkanlarından eşit yararlanması gerekir. Sünni İslam’ın lehine yatırımların olmasının kabul edilemez. Devletin asli görevi Cami temeli atmak değil, hastane ve okul temeli atmaktır. Devlet ruhban sınıfı değil, çağdaş bireyler yetiştirmek zorundadır.
Zorunlu din ve ahlak dersleri zorunluluktan çıkarılmalıdır.
Alevi yerleşim bölgelerine cami yapılmasına son verilmelidir.
Cemevlerimize derhal “ibadet yeri” statüsü verilmelidir.
Hacı Bektaş Dergahı ve diğer Alevi büyüklerine ait dergahlar, Turizm Bakanlığından alınarak Alevi kuruluşlarının idaresine verilmelidir.
Devlet bünyesinde Diyanet İşleri Başkanlığı olmamalıdır. Her inanç grubunu demokratik bir şekilde çalışan ve kendi kendini finanse eden inanç kurumları haline getirilmelidir.
Alevilik kendi başına bir inanç kurumu olarak kabul edilmeli ve ayırımcılığa karşı her alanda yasalarca güvence altına alınmalıdır.
Her türlü dinsel ve inançsal hoşgörüsüzlük biçiminin ortadan kaldırılması için mücadele edilmelidir. Bu amaçla:
o Hanefi –Sünni İslam anlayışı dışındaki dinlere, inançlara ve bu dinlerin, inançların mensuplarına yönelik ön yargı yaratacak fikirler okul kitaplarından çıkarılmalıdır.
o Basın ve yayın organları, dinsel hoşgörüsüzlüğü kışkırtan haber ve yayınları engellemek için öz denetim mekanizmalarını işletmelidir.
o Başta siyasiler olmak üzere bütün kamu çalışanları insan hakları eğitimi almalı, “din ve inanç özgürlüğü” bu eğitim çalışmalarının parçalarından biri olmalıdır.
İbadet yerlerinin açılmasıyla ilgili tüm yasal mevzuat gözden geçirilerek Türkiye’nin tarafı olduğu uluslararası düzenlemelerle uyumlu hale getirilmelidir.
Nüfus cüzdanlarındaki din hanesi çıkartılmalıdır.
Özel Raportörün inanç grupları ilgili olarak Türkiye’ye yaptığı şu tavsiye büyük bir dikkatle ele alınmalıdır: “Her halükarda, bütün dini toplulukların ihtiyaçlarına cevap verecek ve haklarına saygı duyulmasını teminat altına alacak hukuki bir yapı oluşturulması önemle tavsiye olunur.”
Özel Raportörün Türkiye’deki bütün dini ve inançsal topluluklar için getirdiği şu tavsiyeler zaman geçirilmeksizin hayata geçirilmelidir:
“Hükümet, her ne zaman ortaya çıkarsa çıksın hoşgörüsüzlüğün bütün tezahür biçimleriyle mücadele etmelidir.”
“Hükümet hem din ve inanç temelinde gerçekleştirilen ayrımcılığa karşı daha fazla hukuki koruma sağlamalı ve hem de bu hukuki güvencelerin işler kılınması ve saygı görmesini teminat altına almalıdır.”
“Hükümet hem ihtiyaçlarının neler olduğunu daha iyi anlayabilmek ve hem de güven ve saygının ilerletilmesi için dinsel azınlıklara mensup topluluklarla samimi bir diyalog başlatmalıdır.”
KARŞILAŞTIKLARI HAK İHLALLERİ
HAZIRLAYAN:
Turan ESER
ABF Genel Sekreteri
Aralık 2006
ANKARA
alevifederasyonu@gmil.com
turaneser@gmail.com
DEĞERLENDİRME
04.09.2006 tarihli, Avrupa Parlamentosu AP Dış İlişkiler Komisyonu 2006 Türkiye raporu görüşmeleri, Türkiye’ye mesaj niteliği taşıyan bir içeriğine sahip. AP Dış İlişkiler Komisyonunda kabul edilen bu rapor, Eylül ayı sonunda Strasbourg'da yapılacak olan genel kurulda son olarak tekrar oylanacak.
Raporun nihai şekli öncesi, ABF ve AABK olarak, Alevilerin sorunları ve gündelik yaşamda karşılaştıkları sistematik hak ihlalleri uygulamalarına dikkat çekmek istiyoruz.
Raporun aktardığı mesajlar net; Türkiye 2006 yılında ilerleme kaydetmedi. Raporda Türkiye’nin bir çok sorunu ve AB uyum alanlarına ilişkin eleştiriler ve düzeltme beklentileri var. Bu Raporumuzda, AB-Raporunun tümü üzerinde değil, ama Alevilik ve Alevilerin hakları ile ilgili kısmını, raporun bütününe yansıyan genel eğilim çerçevesinde değerlendirme yapılacaktır. AP Dış İlişkiler Komisyonu Raporunda bizce eksik olduğunu düşündüğümüz konuların tespit edilmesine yardımcı olmak amacıyla, bu raporun dikkate alınmasını ve incelenmesini umuyoruz.
AP Dış İlişkiler Komisyonu Raporunda “cem evlerinin dini merkez olarak tanınması da dahil olmak üzere, her türlü din dersinin isteğe bağlı verilmesi ve sadece sünni inancı kapsamaması suretiyle Alevilerin korunmasını ve tanınmasını talep eder” ayrıca raporda “bütün dini toplulukların temel haklarının eksiksiz olarak temin edilmesi konusunda Türkiye´nin yükümlülüğü vurgulanır” ifadesi yer almıştır.
Bu raporu, AB Komisyonunun 2004 - 2005 yıllarına ait İlerleme raporlarındaki tespitlerle ilişkilendirerek, Alevilerin karşı karşıya kaldıkları hak ihlallerini bir kez daha belirlemek ve Türkiye’de son bir yıl içerisinde Alevilerin durumları ile ilgili olumsuz “gelişmeleri” burada ifade etmek gerekir.
2006 RAPORUNDA “ALEVİLERİN İNANÇ MERKEZİ CEMEVLERİDİR” OLARAK VURGULANDI.
Önce şu tespiti yapmakta fayda var: AB, 2006 Türkiye Raporu, bir önceki raporlarda ifade bulan “Aleviler ibadethane açmakta zorluklar yaşamaktadırlar” gibi yaptırım gücü olmayan ifadelerden farklı olarak, yeni raporda yerini daha çok talep ve yaptırım gücü olan, “cem evlerinin dini merkez olarak tanınması” olarak geçmiştir.
Keza geçen yıllara ait AB Türkiye İlerleme Raporlarında “Zorunlu din eğitimine ilişkin güçlükler yaşamaya devam etmektedir” gibi, sadece sorun tanımı yapmaktan öte gitmeyen ifadeler, bu konu ile ilgili olarak ta “din dersinin isteğe bağlı verilmesi” gibi daha somut bir talebe dönüşmüştür.
Yine Alevi kimliğinin tanınması ile ilgili olarak önceki raporlarda yer alan “Alevilerin bir dini topluluk olarak resmen tanınmaması durumu devam etmektedir” ifadesindeki, serzeniş vurgusu, yerini “Alevilerin korunmasını ve tanınmasını talep eder” beklentisi ile bir direktif ve yaptırım ifadesine dönüşmüştür.
AB 2006 Türkiye raporundaki bu ifade ve formulasyon biçimindeki somutlaşmış şekli ile metne geçmiş olmasında Türkiye Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) ve Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun (AABK), yaklaşık 1 milyon imza ile sonuçlandırılan “Cemeevleri Alevilerin inanç merkezidir” ve “Zorunlu din dersleri kaldırılsın” kampanyalarının önemli rolü vardır. Ayrıca ABF ve AABK yöneticilerinin AB Komisyonu ve Parlamenterleri ile yaptığı görüşmelerin meyvesidir.
Rapor “Alevilerin korunmasını ve tanınmasını” talep ediyor. Ayrıca “dini toplulukların temel haklarının eksiksiz olarak temin edilmesi konusunda Türkiye´nin yükümlük” getiriyor. ABF ve AABK olarak, 2006 Türkiye İlerleme raporunun nihai şekli verilmeden, gerek rapordaki ifadelerin, daha açık tanımlanması, gerekse Alevilerin karşı karşıya olduğu sorunların anlaşılması ve objektif durum tespitlerimizi üzerinde raporda yer alması sağlamak için, önümüzdeki süreçte yeni girişimleri mutlaka yapılacaktır. Çünkü bu raporda Alevilerin hakları ile ilgili olarak yer alması gereken daha çok konu var.
Türkiye Alevi Bektaşi Kuruluları Federasyonu (ABF) ve Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu olarak, 2006 Türkiye İlerleme raporunun nihai şekli verilmeden, gerek rapordaki ifadelerin, daha açık tanımlanması, gerekse Alevilerin karşı karşıya olduğu sorunların anlaşılması ve objektif durum tespitlerimizi üzerinde raporda yer alması sağlamak için, bu raporumuzun göz önüne alınmasını talep ediyoruz.
SUNUŞ
9 Kasım 2005 tarihinde AB Komisyonu, 2005 Türkiye İlerleme Raporu, Strateji Belgesi ve Yenilenmiş Katılım Ortaklığı Belgesi’ni (KOB) yayınladı. AB Komisyonu İlerleme Raporu’nun Siyasi Kriterler bölümünde Türkiye’nin Kopenhag Kriterleri’ni yeterli derecede karşıladığı vurgulanıyor. Türkiye’nin AB üyelik sürecinde hazırladığı Uyum paketleri, ifade ve örgütlenme özgürlüğünü genişletti. Fakat yeni Uyum yasaları ile, "din özgürlüğü ve laikliğe aykırı uygulamalara son verildi" demek mümkün değil. Diyanet demokratik laiklik açısından sorun olmaya devam etmekte, yasalardaki Alevileri dışlayan tutum sürmekte, nüfus cüzdanlarındaki din kaydı kaldırılmadı ve zorunlu din eğitimi gibi sorunları iyileştirici düzenlemelere henüz gerçekleşmedi.
Türkiye’de genel olarak reform niteliği taşıyan, yasal değişiklikler yapılmış olmasına rağmen, Alevilerin karşı karşıya olduğu ayrımcılık ve hak ihlalleri konusunda bir değişim olmamıştır. Yine söz konusu yasal değişikliklerin gerçek yaşamda ve uygulamada karşılığının olmadığını gözlemlemekteyiz.
AKP hükümeti, iki yüzlü bir dış ve iç politika yürütmektedir. Türkiye’nin AB üyelik sürecini, iç ve dış politik dengeler açısında rafa kaldırmış bir görünüm sergilenmektedir. Yani söz konusu reformlar durma noktasına gelmiştir.
SİYASİ İRADE VE ALEVİLİK
Devlet, belli bir inanç grubunu (Sünni-Hanefi) resmen kabullenip, farklı inanç gruplarını ve inanmayanları, “ötekiler” diyerek dışlamaktadır. Alevilere dönüp: ”Cemevini de nerden çıkardınız? İşte cami, orda ibadet edin” diyebilmektedir. DİYANET İşleri Başkanlığı, “Cemevlerini caminin alternatifi ve muadili bir ibadethane olarak görmeyi haklı kılmaz. Cemevlerinin ısrarla cami, kilise ve sinagog gibi birer mabet olarak gösterilmeye çalışılması yanlıştır” değerlendirmesi yapmaktadır. 20 Milyon Alevi vatandaşının inancı olan Alevilik konusunda hiçbir resmi makam ya da kişinin yorum yapmaya, nitelemede bulunmaya ve bunlardan sonuç çıkararak ayrım yapmaya hakkı olamaz. Bu yaklaşım Anayasa`nın 2`inci maddesinde yer alan “Laik Devlet” ilkesi ile de bağdaşmaz. Bütün din ve inançların devlet olanaklarından eşit bir şekilde yararlanmasının sadece eşitlik ilkesinin değil aynı zamanda laiklik ilkesinin de bir gereğidir.
Alevi Nüfusu
Alevi nüfusuna ilişkin somut, statiksel demografik veriler olmamasına karşın, Türkiye ve Avrupa’da yaklaşık 20 milyonda az olmayan bir nüfusa sahiptir. Alevi Bektaşi nüfusunun büyük bir çoğunluğu kentlerde yaşadığı bilinmektedir. Alevilik tarihsel olarak kır-köye ait bir olgudur ve başta eğitim uygulamaları olmak üzere toplumsal örgütlenmeleri de yine kır-köye göre oluşturulmuş ve yapılandırılmıştır.
Genelde bir kimlik ve yaşam tarzı olarak Alevilik, kültürel ve inançsal uygulamaların ve eylemlerin hayata geçirilmesinde büyük zorluklar yaşanmaktadır.
“Türkiye’nin %99 nu müslümandır” savı gerçek dışı bir söylemdir.
Yıllardır Aleviler ve Alevilik üzerinde baskı ve yasakçı tutumlar, günümüzde etkilerini göstermiştir. Osmanlıdan günümüze, devlet eliyle Aleviliğin özgün yorumu ve tanımı üzerindeki resmi görüş tarafından sürdürülen kampanyalarla yok sayılmaya ve “Türkiye’nin %99’nu müslümandır” yaklaşımı eritilmeye çalışılmıştır. Bu resmi yaklaşım ve hemen hemen tüm devlet adamlarının ve siyasi iktidar sözcüleri bu sav ile toplum üzerinde tekçilik dayatmakta ve Türkiye’de yaşayan farklı inanç çevrelerini bu %99 içerisinde eritmeye çalışmaktadır.
Türkiye farklı dinlerden, inançlardan farklı dil ve etnik kökene sahip insanların bir arada yaşadığı bir ülkedir. Bu nedenle Müslümanlık bu farklı kimliklerin oluşturduğu bu farklılıkların birada eşit koşullara yaşaması gereken mozaiği tekçi tanımlarla bir arada tutması söz konusu olamaz. Çünkü tekçi yaklaşım ve dayatmanın varlığını sürdürmesinin tek koşulu, kendini farklı tanımlayanların dışlanması ile mümkündür. Türkiye’de yapılmakta olan bundan başka bir şey değildir.
Demokratik toplumlarda insanların farklılıkları ile bir arada tutan şey, dinsel kimlik ve otoriter rejimler değil, dinin tüm siyasal alandan arındırılması, devletin din propagandası yapmaktan vazgeçmesi, ülke gerçeğini toplumsal yaşama yansıtabilen, çok kültürlü, çok inançlı ve çok dilli bir siyasi modeldir. Bunun da en önemli dayanağı, bu modele uygun, demokratik, katılımcı bir Anayasadır.
ALEVİLİK/ALEVİLER AÇISINDAN TÜRKİYE’DE DEMOKTARİKLEŞME VE KOPENHAG SİYASİ KRİTERLERİNDE ÖNGÖRÜLEN DİN VE VİCDAN ÖZGÜRLÜĞÜ AÇISINDAN UYUM EKSİKLİĞİ YAŞANAN ALANLAR VE DEVAM EDEN SORUNLAR
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI
Alevileri görmezden gelen siyasi ve hukuksal sistem, Sünni (Hanefi) İslam’ı resmi din olarak kabul ederek, tekçiliği benimsemiştir. İddia edildiği gibi Diyanet İşleri Başkanlığı tüm inanç gruplarına hizmet götürmemektedir. Diyanet Anayasa’nın 136 maddesinin kendisine verdiği yetkilere dayanarak Sünni İslam anlayışı temsil eder ve devletin resmi din politikasını “laik düzen” içerisinde devlet adına oluşturur. Anayasanın 176. Maddesine göre DİB “lâiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine” getirir denmektedir.
633 sayılı DİB Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Yasasının 1. Maddesinde “İslam Dini’nin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Başbakanlığa bağlı DİB kurulmuştur” denmektedir. Yine 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’ndaki anti demokratik hükümler gereği Aleviler kendi adlarını parti kuramaz ve yine bu kanunun 89. Maddesi gereği, DİB kapatılmasını talep etme hakkı yasaktır.
Diyanet İşleri Başkanlığına tahsis edilen personel sayısı giderek artmaktadır. 1980'li yıllarda kadro sayısı 50 bin civarındayken, bu oran 2005 yılında 87 bine çıkmıştır. DİB 81 il, 851 ilçe müftülüğü, 3430 resmi Kur'an kursu, 259 lojmanı, binlerce araç, ayrıca, yüzlerce vakıf, dernek, basın yayın kuruluşlarıyla dev bir kuruluş olarak, sadece, tek bir Sünni İslam propagandası yapmaktadır. Bu da yetmezmiş gibi, YÖK, 2000 yılında yayınlanan yönetmeliğin ikinci bölümünde "hizmet grupları" başlığıyla yer alan 5'nci madde kapsamına Kurul'da ve üniversitelerde çalışanların dini faaliyetlerini dikkate alarak "Din Hizmetleri Grubu" oluşturdu. Bu hizmet grubu içinde de İmam kadrosuna yer verildi. Değişiklikle artık YÖK ve üniversitelerin bünyelerinde kadrolu İmam bulundurması sağlandı.
DİB Sünni bir inanç kurumudur. Bu kurumda sadece Sünniler çalışmaktadır. Alevilerin,Gayri Müslimlerin ve diğer inanç gruplarının vergileri ile beslenen bu kurumum personel ve istihdam politikaları da Anayasa’nın 10. Maddesinde düzenlenmiş “eşitlik” ilkesini ihlal etmektedir.
DEVLETİN BÜTÇESİ DE SÜNNİ İSLAM İNANÇLI
DİB’nın 1997 yılında 66 trilyon olan bütçesi, 2006 yılında 1.3 katrilyona çıkmıştır. 8 Bakanlığın bütçesi Diyanet İşleri Başkanlığından daha azdır. Dört bakanlığın toplam bütçesi ve 22 Üniversitenin toplam bütçesi ise DİB bütçesine eşittir. AKP eliyle DİB’nın gelecek üç yıllık bütçesi, sorunu çözmekten uzak olduğu gibi, sorunu güçlendiren bir zihniyetle yapılmıştır.
Tablo 1
Yıl Bütçe
1997 66 Trilyon 751 Milyar 962 Milyon
1998 119 Trilyon 679 Milyar 140 milyon
1999 180 Trilyon 824 Milyar 159 Milyon
2000 270 Trilyon 362 Milyar 931 Milyon
2001 302 Trilyon 130 Miyar 110 Milyon
2002 553 Trilyon 364 Milyar 200 Milyon
2003 771 Trilyon 267 milyar
2004 1 Katrilyon 126 milyon 41 bin
2005 1 katrilyon 122 trilyon 41 milyar lira
2006 1.308.187.000 YTL
2007 1.176.969.000YTL
2008 1.221.605.000YTL
Bu bütçeye Diyanet Vakıflarının gelirleri eklendiğinde bu rakam 2 Katrilyona çıkmaktadır.
Unutmayalım ki devletin, din işlerine sunduğu bütçe salt BİB ile sınırlı değildir. Devleti Sünni inancın/islamın propagandası için mali ve ideolojik olarak desteklediği kurumlar oldukça fazladır. Bunlar;
Diyanet İşleri Başkanlığı
MEB bağlı olarak eğitim/öğretin veren İmam Hatip Liseleri
Yüksek Öğretim Kurumlarına bağlı olan fakülte durumunda hizmet veren İlahiyat Fakülteleri
Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yürütülen cami yapım ve onarım işleri
Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü ve Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü tarafından köylere sosyal tesisi yapılması amacıyla ayrılan bütçe
Kamu ve İktisadi Teşebbüsleri ve Üniversiteler bünyesinde yapılan sosyal tesisler içindeki cami yapımları
Bütün devlet daireleri ve özel sektörlerde, sayıları giderek artan mescitler ve bunlara harcanan bütçeler.
Bu alanlardaki tüm harcamaların tek kalemde toplanması ile ortaya çıkan bütçenin boyutu, laik bir devlet yapılanmasında olmaması gereken bir olgudur.
Ayrıca her toplanan kurban derilerinden elde edilen gelirlerde, din propagandasına harcanmaktadır.
Toplanan Kurban derilerinden Diyanete ayrılan paya yıllara göre bakacak olursak;
Tablo 2
YILI PAY
2000 166 Milyar TL
2001 311 Milyar 224 Milyon TL
2002 543 Milyar 481 Milyon TL
2003 375 Milyar 775 Milyon TL
2004 391 Milyar 305 Milyon TL
Bu Bütçe Tablosu Laik Bir Ülkenin Göstergesi Olamaz
Yukarıda sunulan Tablolara bakıldığında giderek artmakta olan bir DİB bütçesi ile karşılaşmaktayız. 8 Bakanlığın bütçesi Diyanet İşleri Başkanlığından (DİB) daha az ve dört bakanlığın toplam bütçesi ise DİB bütçesine eşit.
Tablo 3
KURUM ADI / EKONOMİK SINIFLANDIRMA TOPLAM
Diyanet İşleri Başkanlığı 1.122.203.000
İÇİŞLERİ BAKANLIĞI 783.047.000
DIŞİŞLERi BAKANLIĞI 562.643.000
BAYINDIRLIK VE iSKAN BAKANLIĞI 677.219.000
ULAŞTIRMA BAKANLIĞI 687.265.000
SANAYİ VE TİCARET BAKANLIĞI 280.095.000
ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANLIĞI 249.296.000
KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI 632.417.000
ÇEVRE VE ORMAN BAKANLIĞI 404.396.000
2006 yılı bütçesi, Adalet ve Kalkınma Partisi dönemine ait, 2003, 2004 ve 2005 yılı bütçelerinde olduğu gibi, halka, topluma hiçbir hizmet verme umudu taşımayan nitelikte bir bütçedir. Bir hizmet bütçesi değildir, bir kalkınma bütçesi değildir, bir yatırım bütçesi hiç değildir ve bu yönüyle de, bu bütçenin, Türkiye ekonomisinde önemli bir dönüşüm sağlama şansı maalesef yoktur. 2006 yılı bütçesi, aynen, 2005 yılı bütçesi gibi, vatandaşı can derdinde, geçim derdinde bırakan bir bütçedir. Sosyal yönü olmayan ve halkın elindekini çeken, emen, Türkiye'nin temel sorunlarına da çare bulamayan bir bütçedir. Bu bütçe, toplumun değişik kesimlerine ciddî sıkıntılar taşıyacak bir bütçedir. Bu bütçe Sünni mezhepli olup, Alevileri ve diğer inançsal toplulukların vergileri ile tek bir inanç grubu desteklemeyi ve beslemeyi hedeflemektedir. Bu nedenle de bu bütçe laik bir devlet bütçesi değildir.
Gerek evrensel değerler, gerek uluslararası hukuk, gerekse Anayasanın 10. Maddesi gereği, herkes kanun ve kamu hizmetleri önünde eşittir. Fakat nedense bu eşitlik ilkesi DİB'nın hizmetlerinde eşitlik yoktur ve uygulanmaz. DİB hizmetlerinin adresi bellidir. Yurtiçinde ve yurtdışında Sünni-İslamı temsil etmek ve sadece bu inanç grubuna hizmet götürmektedir. Farklı inanç gruplarının vergilerinden oluşan bütçesini kullanmasına rağmen, hizmette eşitlik ilkesini çiğneyen DİB, bu özelliği nedeniyle sık sık eleştirilmektedir.
Devletin de farklı inançlar arasında ayrımcılık yaptığının en somut kanıtı olan bu durum bir sorun olarak önümüzde durmaktadır. Devlet inancının Sünni mezhep doğrultusunda olduğu kabul etmiştir. İşte bu nedenle DİB'in onun emir ve nüfusu altındaki din sözcülerinin Alevilere ve Gayri Müslimlere karşı dışlayıcı bir tutum içindedir.
Bugün TBMM'de AKP milletvekili olarak görev yapan, Tayyar Altıkulaç ise F. Altaylı'nın sunduğu "Teke Tek" programında Diyanet hakkında yapılan tartışma sırasında, "Efendim Alevilik dediğiniz tek tip değil ki çeşit çeşit Alevi var. Aleviler de camiye gelsin, hizmetlerini alsınlar. Cemevi diye bir kurumu ibadethane olarak kabul edilemez, oralar kültür yuvalarıdır. Benim zamanımda 100'e yakın Alevi köyüne cami yaptırdık." gibi laflar ederek, Alevilerin ibadet yerinin Cemevini değil, camiyi adres göstermesi, hatta haddini aşarak "100 yakın köye (zorla diyebiliriz!) cami yaptırdık" diyebilmiştir. Bu camiler tek bir Alevinin bile ayak basmadığı ibadethaneler olmasına rağmen, bu camilerin zorla yaptırılmasının arka planındaki ideolojik yaklaşım ve Alevilerin zorla asimilasyon altına alındıkları açığa çıkartmıştır.
SİYASİLER ÇAREYİ EĞİTİMLİ VE SAĞLIKLI TOPLUM YARATMADA DEĞİL, DİYANET VE CAMİDE ARAMIŞTIR.
Tablo 4
Konular Sayısı Açıklama
Din görevlisi memur sayısı 90.000 Sadece Sünni İslam Propagandası yapmakla görevlidir.
Cami sayısı 85.000 Her 345 kişiye bir cami düşmektedir. Halen inşaatı devam 1340 cami var.
Okul sayısı 67.000 Eğitim SEN’e göre 200 bin, Hükümete göre 96 bin öğretmen açığı var!
Hastane sayısı 1220 60 bin kişiye bir hastane düşüyor
Sağlık Ocağı sayısı 6300 Alt yapıdan yoksun, çoğunda hekim yok
Doktor sayısı 77.344 Her 870 kişiye 1 doktor düşmektedir.
Türkiye'de hastanelerde sadece 189 bin yatak kapasitesi bulunurken, aynı anda 26 milyon kişi camilerde namaz kılabiliyor. Buna rağmen önümüzdeki 1-2 yıl içerisinde yeni yapılması gereken sağlık kuruluşu/hastane sayısı 30-40 arası ifade edilirken, inşaatı sürmekte olan cami sayısı 1340'a ulaşmıştır.
Siyasi iktidarlar Türkiye'de insanın eğitimini ve toplum sağlığı hiçe saymış ve bu alanlara, çağdaş ülkeler düzeyinde hiç bir ciddi yatırım yapmamıştır. Buna karşılık ise, 85 bin cami yaptırılmış. Yani Türkiye'de her 353 kişiye bir cami düşerken, 60 bin kişiye bir hastane düşüyor.
Almanya'da 11 bin 332, Fransa'da 4 bin kütüphane varken, 70 milyon nüfusu olan Türkiye'de bu sayı 1435'tir. Devlet Tiyatrosu sadece 13 ilde var. Diyanete bağlı Kuran Kursu sayısı ise 81 ilde mevcut olup sayısı 3 bin 852'dir.
Türkiye’de yaklaşık 35 bin cami yaptırma derneğinin bulunmaktadır. Sivil Toplum Örgütlenmesinin dinsel amaçlı kurulmasına devlet destek sunmaktadır. Türkiye'de, maalesef sadece 1 opera, 11 bale, 10 heykel, 18 resim, 18 sinema, 38 tiyatro derneği bulunmaktadır. Bu durum bize, geleceğin nerede arandığına dair ciddi karanlık işaretler vermektedir. Türkiye'de 35 bin Cami yaptırma ve kuran kursu derneği varken, DİB'na ne gerek var! Madem "dini faaliyetlerin kontrol tutmak" için DİB kuruldu, o zaman bu dernekler nedir?.
Türkiye-Avrupa Birliği sürecinde ise bu sorunların varlığı görülmüş ve çözüm konusunda uluslar arası hukuk ve değerlere bağlılık çağrısı yapılmıştır. AB raporlarında "Tüm bireylerin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, din ve inanca dayanan ayırım ve ayırımcılığa maruz kalmaksızın Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere uygun olarak temel haklar ve insan haklarına sahip olmalarının yasal düzeyde ve uygulamada güvence altına alınması" öngörülmektedir. denilerek, AB yolundaki Türkiye'nin ev ödevleri hatırlatılmıştır.
Bu eleştirilere sessiz kalmayan Türkiye ise "Hükümet, tüm bireylerin herhangi bir ayırım yapılmaksızın tüm insan hakları, temel özgürlükler ve kültürel haklardan tam ve eşit olarak yararlanmalarını güvence altına almanın temel görevi olduğuna inanmaktadır." diyerek bu sorunun varlığını kabul etmekte ve çözülmesi gerektiğini ifade etmektedir. Görüleceği gibi bu belgelerde tüm bireylerin hiçbir ayrımcılığa uğramaksızın din ve inanç özgürlüklerinin sağlanması ve güvence altına alınması öncelikli amaçlar arasında zikredilmektedir. Fakat nedense bu konuda halen bir adım atılmamıştır.
Aleviliğin kendine özgü bir inanç olduğunu savunan Alevi Bektaşi Federasyonu ve Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu ise "Diyanet İşleri Başkanlığı kaldırılsın, inancın kamu hizmeti olmaktan çıkarılıp sivil alana bırakılmasını" savunmaktadır. ABF ve AABK "Diyanet, devletin benimsemiş olduğu laikliğe aykırıdır. Bu idari yapı içinde yer aldığı müddetçe Türkiye Cumhuriyeti'nin laik bir devlet olduğu, temelsiz bir iddia olarak kalacaktır. Dolayısıyla yapılması gereken bu yanlışlığa ve çelişkiye son verilmesi gerekir." çağrısında bulunmuştur.
Oysa laiklik konusu, ortak evrensel tanımlara bakıldığında ''din ile devlet ilişki ve alanlarının birbirinden ayrışması ve birinin diğeri üzerinde etkide ve yaptırımda bulunmaması, toplum yaşamını ve düzenin sağlayan yasaların dinden değil modern hukuktan beslenmesi, devletin tüm inanç sistemleri karşısında eşit ve tarafsız davranması'' olarak özetlenebilir.
Fakat kısa vadeli olarak DİB gibi devasal bir kuruluşun kaldırılmasındaki, sakıncalar göz önüne alındığında, bu kurumun kaldırılması yönünde merkezi çalışmaların, tüm inanç gruplarının da katılımı başlatılması gerekir.
ZORUNLU DİN DERSLERİ
Türkiye’deki zorunlu din eğitimi ile ilgili olarak bir değişim olmamıştır. Hükümet gerek kamuoyunu gerekse dış politika farklı yanılsamalara ve algılara yol açmak için, din derslerinin içeriği ile ilgili yeni düzenlemelere gittiğini ifade etmektedir. Fakat eğitim alanının aktörlerinin bu konudaki raporları ve eleştirileri ise, din eğitiminde AB normlarına uygun hiçbir düzenlemenin yapılmadığı yönündedir.
Türkiye’de Din Öğretimi Genel Müdürlüğünün görevleri 3797 sayılı Milli Eğitim Bakanlığı’nın Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanunun 17. Maddesine göre; “Din Öğretimi Genel Müdürlüğü’nün görevleri: İmam-Hatip Liseleri ile Anadolu İmam-Hatip Liselerinin eğitim, öğretim ve yönetimi ile ilgili bütün görev ve hizmetlerini yürütmek” ve “İlköğretim, ortaöğretim ve Bakanlığa bağlı yaygın eğitim kurumlarında okutulan Din Kültürü ve Ahlâk öğretimine ait program ile ders kitaplarını hazırlamak ve Talim ve Terbiye Kurulu’na sunmak.” olarak belirlenmiştir.
Bu kurum tüm çalışmalarında yasal dayanaklarına ve devletin kendisine sunduğu geniş imkanlara dayanarak yürütür. Bu yasal ve hukuksal dayanakları özetle;
? 3 Mart 1924 tarih ve 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun 4. maddesinde:
“Maarif Vekaleti, yüksek diniyat mütehassısları yetiştirmek üzere Darü’l-Fünun’da bir İlâhiyat Fakültesi te’sis ve imamet, hitabet gibi hidemat-ı diniyenin ifası vazifesi ile mükellef memurların yetişmesi için de ayrı mektepler küşad edecektir.”
? 1982 Anayasası’nın 24. Maddesinde:
“… din ve ahlâk eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din Kültürü ve Ahlâk öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitimi ve öğretimi ancak kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır…”
? 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 12. Maddesinde:
“Türk millî eğitiminde lâiklik esastır. Din Kültürü ve Ahlâk öğretimi ilkokul ve ortaokullar ile lise ve dengi okullarda okutulan zorunlu dersler arasında yer alır…”
? 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 32. Maddesinde:
“İmam-Hatip Liseleri İmamlık, Hatiplik ve Kur’an Kursu öğreticiliği gibi dinî hizmetlerin yerine getirilmesi ile görevli elemanları yetiştirmek üzere Milli Eğitim Bakanlığı’nca açılan ortaöğretim sistemi içinde, hem mesleğe, hem yüksek öğrenime hazırlayıcı programlar uygulayan öğretim kurumlarıdır…”
Türkiye bir yandan AB sürecine uyum yasaları hazırlarken, diğer yandan ise AB anayasalarında belirtilen, bireysel özgürlük, hukukun üstünlüğü, insan hakları, kültürel çeşitliliğin tanınması, demokrasi ve din ile devlet ilişkilerinin ayrılığı üzerine kurulmuş olan tanımları görmezden geliyor. AB Temel Haklar Bildirgesinin, 54 maddenin büyük çoğunluğu, insan onuru, demokrasi, bireyin düşünce ve din özgürlüğü, eğitim hakkı, yasalar önünde eşitlik, ayırımcılık yasağı, kültürel dinsel çeşitlilik, sosyal güvenlik ve kişi haklarına saygıya dayalıdır ve bu haklar teminat altına alınmıştır.
AB ülkelerinde din eğitimi mezhep spesifik ve mezhepler üstü eğitim biçiminde verilmektedir. Örneğin; Almanya, Avusturya, Belçika, Finlandiya, Hollanda, İspanya, Norveç mezhebe spesifik bir eğitim mezhepler veya din kurumlar tarafından uygularken, Danimarka, İsveç, İngiltere, Yunanistan'da ise mezhepler üstü eğitim olarak uygulanmaktadır. Fransa'da ise 1904 yılında devlet okullarından din dersleri kaldırılmış, özel okullarda ise serbest bırakılmıştır.
Türkiye’nin üyesi olmak istediği AB ülkelerinde, devlet vatandaşın dinine karışmayı, inanç, vicdan ve kanaat özgürlüğüne müdahale olarak algılamaktadır. İşte bu nedenle din eğitimini, ilgili dinin temsilcisi cemaatlere ve özerk kurumlara bırakmıştır. Dersler zorunlu değildir. Seçmelidir. Türkiye’de ise şeyhülislâmlıktan günümüze kadar Sünni İslam topluma tek din dersi olarak dönem dönem zorunlu eğitimin bir parçası olarak dayatılmıştır. 1982 Anayasası’ndan beri halen zorun eğitim arasında yer alır.
Zorunlu din dersi uygulamaları, din özgürlüğünü güvence altına alan anayasanın 24. maddesine aykırıdır. Çünkü din ve vicdan özgürlüğü, aynı zamanda insanların dindışı kalabilme hakkını da kapsar. İnsanların dini öğrenme, öğrenmeme, öğreneceklerse de bütün dinleri öğrenebilme hakkı isteğine bağlı olmak şartıyla olmalıdır. Böyle bakıldığında "Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır" biçimindeki kural, aynı maddede düzenlenen din ve vicdan özgürlüğü prensibine aykırıdır. Aynı zamanda, "kimse dini inançlarını ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz, kınanamaz" biçimindeki güvenceye de aykırılık teşkil ediyor. Mevcut uygulama sadece Alevileri değil, laik olanları da rahatsız etmektedir.
E.Z. isimli bir Alevi öğrencinin velisi, Anadolu'da yaşayan nüfusun üçte birinin Alevi olduğu, din kültürü ve ahlak bilgisi dersi müfredatında ise Alevi-Bektaşi inancının ibadet şekli olan Cem törenine hiç yer verilmediği, Sünni ibadeti namazın ise en ince detaylarına kadar öğretildiği belirterek, Alevilere, Sünni inancın zorunlu ders olarak okutulmasını, Avrupa İnsan Hakları sözleşmesinin din ve inanç özgürlüğü ilkesiyle çeliştiğini gerekçe göstererek Şubat 2004'te davasını, AİHM'e taşıdı. 3 Ekim 2006 tarihinde bu dava ile ilgili kesin bir kararın çıkacağı bilinmektedir.
AKP hükümetinin, 9 Kasım 2005 AB İlerleme raporu öncesi gündeme almış olduğu, Aleviliğin Lise Ders kitaplarına alınması konusundaki tek yanlı ve iktidar merkezli çözüm önerisi eksik ve içeriğinin muğlaklığı açısından sorunludur. Alevileri ‘sünni islam’ dairesine sokarak, Alevilerin taleplerine set çekmek isteyerek, liselerde okutulacağı söylenen Alevilik dersleriyle de ‘Zorunlu Din Derslerinin’ en temel insan hakları ihlalini gizleme çabası içine girmekle bir yere varılamaz.
AB İlerleme Raporunda ilerleme olarak gösterilen Aleviliğin ders kitaplarına girdiği sözü gerçek değildir. Alevi’nin A’sına yer verilmeyen bu ders kitaplarında Aleviliğin temel inanç felsefesine yer verilmemekte, dedelik kurumuna, cem ibadetine ve cemevlerine hiç atıfta bulunulmamaktadır. Ders kitaplarına devletin resmi söylemi egemendir ve bu anlayış gereği içi boşaltılmış, Sünnileşmiş bir Alevilik öğretilmek istenmektedir.
2004 ve 2005 AB İlerleme Raporu, AKP iktidarının Alevilerin talepleri konusunda samimi olmadığını bir kez daha teyit etmiştir. AKP, Alevilere karşı takındığı ‘İnkarcı ve Asimilasyoncu’ tutumu ile Türkiye’nin AB sürecini taşıyamamaktadır. Bunu en başta Aleviler olmak üzere tüm toplum her geçen gün daha yi fark etmektedir.
Ayrıca Aleviler Alevi öğretisinin zorunlu din dersleri birlikte ele alınmasını sıcak bakmamaktadırlar. Alevilik hakkında ders kitaplarını girmesini düşündüğü içeriği ve metodolojisini kendi eğitim uzmanlarının hazırlayıcı konsept çerçevesinde ele alınmasını ve seçmeli din sosyolojisi olarak verilmesinden yanadır.
AKP hükümeti bu konu ile ilgili olarak şimdiye kadar, Türkiye’de Sünni/Hanefi inançlı kesimler dışında, hiçbir inanç çevresini taraf olarak muhatap almamıştır. Hatta Alevilere bugüne bir randevu bile verilmemiştir.
AKP ELİYLE DİNİ KADROLAŞMA
İHL ve İlahiyat Fakültesi mezunlarının özellikle AKP hükümeti tarafından, devlet kadrosuna alınması daha fazla dikkat çekmektedir. Çünkü AKP seçilmiş kadrolarının ve Milletvekillerinin büyük bir bölümü İHL ve İlahiyat Fakültesi mezunudur.
Kadrolaşmadaki temel kriterlerinde, personelin Sünni ve dini eğitim almış olanlardan oluşması olmazsa olmaz bir bir tavır olarak sürmektedir. Bunun en açık kanıtı, AKP’li milletvekilleri arasında tek bir Alevi’ye rastlamak mümkün değildir. Diyanet İşleri Başkanlığı, İHL ve İlahiyat fakültelerinde hiçbir Alevi istihdam edilmez.
Bu tarz kadrolaşma giderek artmaya ve yaygılaşmaya başlamıştır. Öyle ki, sağlık, eğitim, ulaştırma alanında, TUBİTAK ve Sosyal Hizmetlerde bu kadrolaşma en üst düzeye ulaşmıştır.Böylece idari mekanizmalarda dinci (Sünni-Hanefi) kadrolaşma giderek artmaktadır.
AKP Hükümetinin sosyal hizmetlerde yaptığı son icraatlarından biri de 2005 yılı başında Diyanet İşleri Başkanlığınca yayınlanan “DİN HİZMETLERİNİN DAHA ETKİLİ VE VERİMLİ BİR ŞEKİLDE YÜRÜTÜLMESİ İÇİN ALINMASI GEREKEN TEDBİRLER” başlıklı genelgesidir. Bu genelge toplumsal alanın vakıflar, tarikatlar eliyle dinselleştirilmesinin bir belgesidir. İlk uygulama alanları da toplumun sosyal yardıma muhtaç, devlet korumasında, bilimsel yöntemlerle korunması ve topluma kazandırılması gereken çocuklarımızın, gençlerimizin yaşadığı SHÇEK kuruluşları olmuştur. İzmir ve Mersinde Çocuk Yuvaları ile Yetiştirme Yurtlarında “Kutlu Doğum Haftası” etkinlikleri yapılmıştır. İlgili genelgeyle tüm illerde bu tür dinsel temelli sosyal hizmetlerin protokolle süreklileştirilmesi de istenmektedir. Yine aynı şekilde yoksullar, hastalar, özürlüler, dul ve yetimlere yönelik hizmetlerinde müftülüklerce ve vakıflar, tarikatlar eliyle verilmesi planlanmaktadır.
Sosyal hizmetlerdeki yakıcı kadro açığına rağmen, kısa bir süre önce Diyanet İşlerine 10.000 yeni imam kadrosu açılması AKP Hükümetinin SHÇEK ‘teki istihdam anlayışını da açığa çıkarmaktadır. Bürokratik kadroların İmam ya da ilahiyatçılarla doldurulması, laiklik ve Aleviler açısından kabul edilemez bir gelişmedir.
Bu türden kadrolaşmanın sakıncalarını oldukça ciddi boyuttadır. Bir örnek verecek olursak, Sağlık Bakanlığı Ekim 2005’te, İstanbul’daki devlet hastanelerinde personel formlarını güncelleştirirken, sağlık çalışanlarını mezhebini sormuştur.
Dinci kadrolaşmanın olduğu kurumlarda, Aleviler ve Gayri Müslimler baskı altındadır. Cuma günleri namaza gitme ve Ramazan orucu tutması yönündeki baskılar halen günceldir.
CEMEVLERİMİZ DEVLETE GÖRE HALEN İBADET YERİ OLARAK KABUL GÖRMÜYOR.
Türkiye’de yaşayan Aleviler resmi olarak tanınmış ibadet yerleri mevcut değildir. Fakat devlet tarafından ibadet yeri olarak tanımlanmasa da, Aleviler Cemevlerini fiili olarak ibadet yeri olarak kullanmaktadır. Türkiye’de yaklaşık olarak 100 Cemevi bulunmaktadır. Ülkemizde 90 bine yakın caminin ve 270 civarından kilise bulunduğu göz önüne alınacak olursa, nüfusun üçte birini oluşturan Alevilerin ibadet yerleri ile ilgili sorunun boyutu daha da anlaşılacaktır.
Aleviler ibadethane olarak kullandıkları Cemevlerinde, ibadetlerini, Cem törenlerini, toplantılarını gerçekleştirmektedir. Devlet ise bu tür faaliyetlerimiz bilmekle birlikte, buraları halen Alevilerin ibadet yeri olarak kabullenmez.
Son olarak ABF ve AABK tarafından Cemevleri konusunda CEMEVLERİ ALEVİLERİN İNANÇ MERKEZİDİR imza kampanyası düzenlendi. Türkiye de toplanan 450 bin imza birer üst yazıyla birlikte 14 Aralık 2004 tarihinde T.C. Cumhurbaşkanı ve T.C. Başbakan’ına, Avrupa da toplanan 150 bin imza da 15 Aralık 2004 tarihinde Avrupa Parlamentosu Başkanı’na sunuldu. Bu konuda bugüne kadar, AKP hükümeti dahil, hiçbir siyasi iktidar bu sorunun çözümü için Alevilerin bilgisine başvurmamış ve istemlerini geri çevirmiştir. Sunulan imzaların karşısından AKP hükümeti susmayı tercih etmiştir.
Aleviliğin bir inanç ve cemevlerinin de inanç merkezi olarak kabul edilmesi, AB İlerleme Raporların konusu ve istemleri haline gelmesine rağmen, hükümetler Alevilerin inanç merkezlerini kabul etmemekte ısrar etmekte ve daha ileri giderek, Alevileri rencide eden açıklamalar yapmaktadırlar. AKP hükümetinin bir çok milletvekili, Bakanına ve hatta Başbakanına göre “Cemevi caminin karşısına konulamaz!”, “Cemevi cümbüş evidir” ya da “Cemevi kültür evidir” denilerek ayrımcılığa maruz bırakılmaktadır.
Devletin cemevlerine karşı ayrımcı uygulamasını hukuksal alanda da yaşamaktayız. Cem evlerinin elektrik giderleri kendi bütçesinde karşılanır. 2002/4100 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı, Elektrik abonesi bazı kişi ve kuruluşların muaf tutulması, Madde 1: İndirimli tarifeden yararlanan kişi ve kurumlar. Madde 2. f Bendi “ İbadethaneler (cami, mescit, kilise, havra ve sinagog) ve genel aydınlatma yerleri…” Madde 3: “ …. İbadethanelerin elektrik enerjisi yıllık giderleri de DİB’nın takip eden yılı bütçesinden konularak ödeneklerinden karşılanır” Fakat devletin ibadethane tanımı cemevlerini kapsamamaktadır. İşte bu nedenle Alevilerin ibadet yerleri olan cemevleri, bu mevzuatla ayrımcılık hedefindedir.
Bugüne kadar Alevi dernekleri tarafından açılmış olan cemevleri, fiilen ibadethane olarak ta kullanılmaktadır. Bu fiili meşru bir tavır olarak, resmi görüşe rağmen gelişmiştir. Bazı başbakanlar cemevlerinin temellerini sadece oy kaygısı nedeniyle atarlarken bile, resmi görüş ilişkilerinde çifte standart tutumları ise birer soru işaretidir. Hatta bazı bir ilçenin (Çankaya) belediye başkanı, Alevilerin inanç merkezi olarak kullanacağı cemevine uygun yerleşim yerinde belediye ait arsadan yer vermeyi olumlu olarak karşılarken, İç İşleri Bakanlığı bunun mevzuatta yeri olup olmadığı konusunda, Diyanet İşleri başkanlığına görüş sorarak, cemevlerinin inanç yeri olmadığını iddia etmektedir.
En son yaşanan somut bir olayda; Ankara 11. İdare Mahkemesi'ne yapılan başvuruda, Çankaya Cemevi Yaptırma Derneği'nin talepte bulunduğu Çankaya Belediye Başkanlığı'nın, Hilal Mahallesi 26930 ada 31 parselin ibadet merkezi olarak ayrıldığını bildirdiği belirtildi. Kaymakamlıktan da bu alanın Çankaya'da yaşayan Alevi yurttaşların cemevi ihtiyacını giderebilmek için tahsisi talep edildi. Ancak kaymakamlık, tahsis konusunda İçişleri Bakanlığı'ndan görüş sordu.
Bakanlık ise Diyanet'ten cemevleri konusunda fetva almak yoluna gitti. Alevi dernekleri, cemevi arazisi tahsis edilmesi yönündeki başvurularını, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın "cemevleri ibadethane sayılmaz" fetvasıyla reddetmiştir. Çankaya Kaymakamlığı'nın işleminin iptali ve yürütmesinin durdurulması istemiyle dava açtı.
Kaymakam Yıldırım Kadıoğlu'nun, bakanlıktan gelen ve Diyanet'ten alınan fetva doğrultusunda başvuruyu reddetmiştir. Kaymakamlığın, Alevilerin iradesini yok sayarak, Diyanet'in fetvası doğrultusunda Aleviliğin ve onların inanç merkezi olan cemevlerini ibadet merkezi olarak değerlendirmemesi yönündeki idari işlemi hukuka aykırıdır.
Kısacası Aleviler 3194 sayılı İmar Kanununa dayanarak, belediyelerden cemevi için yer talep ettiğinde karşısına, 3194 sayılı İmar Kanunun konuyla ilgili Ek-1. maddesi getirilir. Çünkü ek-1.maddeye göre “İmar planlarının tanziminde, planlanan beldenin ve bölgenin şartları ile müstakbel ihtiyaçları göz önünde tutularak lüzumlu cami yerleri ayrılır. İl, İlçe ve kasabalarda müftünün izni alınmak ve imar mevzuatına uygun olmak şartıyla cami yapılabilir. Cami yeri, imar mevzuatına aykırı olarak başka maksatlara tahsis edilemez.” hükmü engeldir. Burada açık olarak “ cami” den söz edilmektedir. Yani cemevi ya da Kilise gibi ibadet yerleri için yer tahsisi yapılamaz. Bu yasal düzenlemenin Türkiye Cumhuriyetini “Laik bir hukuk devleti” olarak tanımlayan Anayasanın 2. maddesine ve herkesin “…felsefi inanç, din, mezhep…ayrımı gözetilmeksizin kanun önünde eşit” olduğunu belirten 10. maddesine açıkça aykırı bulunmaktadır.
Tüm bu olumsuz gelişmeler karşısında siyaset alanında bazı düşünce değişimleri filizlenmeye başlamıştır. CHP İstanbul Milletvekili Ali Rıza Gülçiçek ve arkadaşları, cemevlerinin de ibadet yeri sayılmasını öngören yasa teklifi verdi. Teklifte: ''İmar ve Gecekondu Mevzuatına Aykırı Yapılara Uygulanacak Bazı İşlemler ve İmar Kanunun Bir Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun''da değişiklik getiren teklif, İmar Yasası'nda yer alan ''ibadet yerleri''ne cemevlerinin de eklenmesini hüküm altına alıyor. Teklifte ibadet yeri ''cami, cemevi, mescit, kilise, sinagog ve havra'' olarak belirtildi. Yasa teklifinin gerekçesinde, cemevlerinin ibadet yeri olarak kabul edilmediği ifade edilerek, şu görüşlere yer verildi: ''Alevilerin de ibadetlerini diğer inanç grupları gibi serbestçe yapabilmeleri ve her türlü olumsuz ayrımcılıktan korunmaları, toplumsal uzlaşmanın gerçekleşmesi açısından olduğu kadar Anayasa'nın 10'uncu maddesinde ifade edilen 'kanun önünde eşitlik ilkesi' yönünden de çok gerekli olan bir husustur.” Diğer taraftan “laiklik ilkesi şüphesiz çağdaş ve demokratik devletin vazgeçemeyeceği bir ilkedir. Din ve inanç hürriyetini teminat altına alan; devletin dine, dinin de devlete müdahale etmemesini sağlayan bir ilke olarak laiklik, inanç sahibinin inancını rahatça yaşaması için gerekli ortamı da oluşturur.'' görüşü ile sorunun çözümü AKP hükümeti döneminde meclise kadar taşınmıştır. Fakat sorun Alevilik ve Aleviler olunca AKP hükümeti, Sivas katliamındaki tavrında değişiklik yapmaya niyetli olmamış ve Alevilere karşı ayrımcı tavrını iktidarda dahi sürdürmeyi dava meselesi olarak görmektedir.
En son olarak 57. Hükümetin Başbakanı Bülent Ecevit; "Cemevleri ibadethane sayılmalı. Aleviler nasıl istiyorlarsa öyle olmalı" diyebilmiştir.
Cemevi tartışmalarından diğer bir tepki ise ANAP Genel Başkanı Erkan Mumcu’dan gelmiştir. Mumcu “Alevilerin bu ülkeye sadakatte tarih boyunca en küçük bir hataları ve noksanları olmamıştır. Devlete ve cumhuriyet değerlerine bağlılıkta, en küçük bir yanılgı içinde olmamışlardır. Ülkede hiçbir inanma biçimine, hiçbir inanç topluluğuna yan gözle bakmamışlardır. Kimsenin hak ve özgürlüğünün kısıtlanmasını talep etmemişlerdir. İstedikleri kendi inançlarını özgürce yaşayabilmek, kendi ibadetlerini eşit hak ve imkânlar içinde gerçekleştirmektir ve tabii kendi çocuklarına öğretmek istemektedirler. Bunda son derece haklıdırlar.” demecini vermiştir.
Yine aşağıda Alevi inançlı bazı milletvekillerinin bu konudaki demeçleri, sorunun çözüm beklediğini bir kez daha teyit etmektedir. Hüseyin Özcan (CHP Mersin Milletvekili): "Cemevlerini 'cümbüş yeri' olarak gösteren bir zihniyetin AB uyum yasalarına samimi yaklaşacaklarını sanmıyorum."
Ali Rıza Gülçiçek (CHP Milletvekili): "Çözülmemesi halinde Alevi sorununun Türkiye'nin dışına, Avrupa Konseyi ve Parlamentosu'na taşınabileceği kuşkusunu taşıyorum. Bu olursa bunun sorumlusu da hükümet olacaktır."
Muharrem Kılıç (CHP Malatya Milletvekili): "Avrupa'da devlet, inanca maddi yardımda bulunmuyor. Türkiye'de de devlet bu alana para ayırmamalı. Devlet din alanından elini çeksin."
Bilindiği üzere, Anayasamızın 24. Maddesinde; “Herkes Vicdan, Dini İnanç ve Kanaat Hürriyetine sahiptir.” Şeklinde düzenlenmiş olan dini inanç özgürlüğü, yine aynı maddenin 2. Ve son fıkrasında yer alan, 14. Maddesindeki yasaklayıcı hükümlere aykırı olmamak kaydıyla ibadet, dini ayin ve törenler şeklinde serbesttir. Ancak dini ibadetlerini yerine getirirken farklı din mensuplarını rahatsız etmeyecekleri ve zorlamayacakları hükümleri ile sınırlandırılmıştır. Öte yandan, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 18. Maddesi, Avrupa İnsan Hakları ve Temel Hürriyetlerini Koruma Sözleşmesinin 9. Maddesi ile 1990 yılında imzalanan Paris Şartındaki hükümler ülkemizin taraf olduğu bağlayıcı kurallardır.
Dinsel Hoşgörüsüzlük Özel Raportörü Türkiye’den bir rica da bulunmuştu: Türkiye’den “Basın özgürlüğünü de güvence altına alarak, basının din ya da inanç temelinde hoşgörüsüzlük ya da ayrımcılığı kışkırtan yayınlarının önüne geçilmesi için” alınan tedbirlerin kendisine bildirilmesini istiyordu. Burada kastedilen sadece, Gayri Müslimlere yönelik baskının eleştirisi değil, Türkiye’de yaşayan tüm inanç grupları için geçerli olduğu unutulmamalıdır.
Öte yandan, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 18. Maddesi, Avrupa İnsan Hakları ve Temel Hürriyetlerini Koruma Sözleşmesinin 9. Maddesi ile 1990 yılında imzalanan Paris Şartındaki hükümler ülkemizin taraf olduğu bağlayıcı kurallardır. Yine unutulmamalıdır ki, Lozan Barış Antlaşmasının 43. maddesine göre “Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk uyrukları, inançlarına ya da dinsel ayinlerine aykırı herhangi bir davranışta bulunmaya…” zorlanamazlar.
Yine hatırlanmalıdır ki, Türkiye, Avrupa Birliği Katılım Ortaklığı Belgesiyle “Tüm bireylerin, herhangi bir ayırım yapılmaksızın ve dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi görüş, felsefî inanç veya dinine bakılmaksızın, tüm insan hakları ve temel özgürlüklerinden tam olarak yararlandırılmasını temin etmeyi ve düşünce, vicdan ve din özgürlüğünden yararlanma koşullarını daha da geliştirmeyi” taahhüt etmiş bulunmaktadır.
Özetle;Aleviler kendi inanç ve ibadetlerini yaşama konusunda özgür değildirler. “İbadete zorlanma olmaz” ilkesi ve Cemevleri konusunda devletin inkarcı ve Sünni inanca dayalı tavrı halen egemen durumdadır. Hükümetin sıkça dile getirdiği “özgürlükçü” açıklamalarda Alevilerin kimliklerini özgürce yaşama hakkı yoktur.
NÜFUS CÜZDANLARINDA DİN HANESİ
Nüfus cüzdanlarına din kaydının belirtilmesi zorunluluğu
Ülkemizde, 1587 sayılı Nüfus Kanunu’ nun 43. maddesi gereğince, nüfus kağıtlarımızda din hanesi bulunmaktadır. Din hanesi, kişinin doğumu ile birlikte doldurulmakta, yani kişi doğduğunda nüfus kağıdını almak için nüfus müdürlüğüne başvurmuş olan ebeveyninin beyanına göre, ebeveyninin dinini almaktadır. Ebeveyninin beyanına göre din almış olan kişi, 18 yaşına gelip reşit olduğunda ise, 1587 sayılı kanunun 11 maddesi gereğince ancak yargı kararı ile, nüfus kağıdı üzerinde düzeltme veya değişiklik yapabilmektedir.
Nüfus kağıdında din hanesinde İSLAM yazması nedeni ile, ALEVİ bir yurttaşımız olan Sinan IŞIK, mahkemeye baş vurarak, din hanesindeki, İSLAM ibaresinin silinmesini ve yerine ALEVİ ibaresinin yazılmasını istemiştir.
İzmir 11. Asliye Hukuk Mahkemesi, Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan almış olduğu görüş ile, ALEVİLİK’ i, İSLAM’ ın farklı bir yorum şekli olduğunu gerekçesi ile, Sinan IŞIK’ın, nüfus kağıdının din hanesine ALEVİ yazılması talebini red etmiştir
Bu konu da anayasanın din özgürlüğünü düzenleyen 24. maddesindeki laik cumhuriyet ilkesine aykırı. Ne yazık ki Anayasa Mahkemesi, 1995'te beşe karşı altı oyla din kaydının Anayasal kurala aykırı olmadığına karar verdi. Oysa aynı Anayasa Mahkemesi, "Dinlenecek tanıklara dinlerinin sorulmasının Anayasa'nın 24. maddesine aykırılık oluşturduğuna" da karar verdi.
İdari kurumlar inanç özgürlüğü bakımından herhangi bir ayrım yapma hakkına ve yetkisine sahip değildir. Herkes herhangi bir dine inanabileceği gibi, inanmama hakkını da seçebilir. Nihayette herkesin kendine göre bir din anlayışı olabilir. Laik devlet, kişinin anladığı anlamda dinin gerçekten bir “din” oluşturup oluşturmadığını veya oluşturuyorsa hangi dini oluşturduğunu araştıramaz ve konuda bildirimde bulunmasını zorlayamaz. Bu nedenle Nüfus Kanunu’nun 43’üncü Maddesi.- Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk sisteminde tanımlanmış inanç özgürlükleri ile bağdaştırılması mümkün olmayan bir hükümdür. 5 Mayıs 1972 tarih ve 1587 sayılı Nüfus Kanununun 43’üncü maddesinde “aile kütükleri, ailenin bütün fertlerinin… dinini… ihtiva eder”. Bunun anlamı sudur; Türkiye’de herkes nüfus memurluklarına dinini bildirmek zorundadır. Bu hüküm inanç hürriyetine aykırıdır. Ayrıca bu hüküm “kimse… dinî inanç ve kanaatleri açıklamaya zorlanamaz” diyen 1982 Anayasasının 24’üncü maddesinin üçüncü fıkrasına açıkça aykırıdır. Keza aynı hüküm, 1961 Anayasasının 19’uncu maddesinin üçüncü fıkrasına da aynı sebeple aykırıydı. 1587 sayılı Nüfus Kanununun 43’üncü maddesinin Anayasaya aykırılığı sorunu Anayasa Mahkemesinin önüne iki defa gelmiş ve Anayasa Mahkemesi ikisinde de bu hükmün Anayasaya aykırı olmadığına karar vermiştir. Mahkeme, 27 Kasım 1979 tarih ve K.1979/44 sayılı ilk Kararında şöyle demiştir:
“Söz konusu 43. madde zorlayıcı nitelikte hiçbir hüküm içermemektedir. Nüfusa kaydolurken kişinin, Anayasanın kastettiği anlamda dini inanç ve kanaatlerini değil, sadece dininin ne olduğunu açıklamasına yol açabilecek bir durum yaratmaktadır ki, bu kuralın zorlayıcı bir niteliği ve zorlama ile ilişkisi yoktur”
Anayasa Mahkemesi bu kararda “dinî inanç ve kanaatler” ile “sadece din” arasında bir ayrım yapmaktadır ki, böyle bir ayrımın nasıl yapılabildiğini anlamak mümkün değildir.
Aynı Kanunun 43’üncü maddesi Anayasa Mahkemesinin önüne 16 yıl sonra tekrar gelmiş ve Anayasa Mahkemesi 21 Haziran 1995 tarih ve K.1995/16 sayılı Kararıyla yine bu maddeyi Anayasaya aykırı bulmamıştır. Mahkeme bu sefer de şöyle demiştir:
“Kamu düzeni ve kamu yararı yönünden birer kimlik bilgisi olarak nüfus kütüklerine yazılan bilgilerden birinin diğerinden bir farkı bulunmamaktadır. Kişinin dini ile ilgili bilgi de bu şekildedir ve lâik devlet yapısına ters düşecek biçimde hiçbir özel anlam taşımamaktadır. Anayasada yasaklanan, kişinin dininin bir ayrım ve eşitsizlik öğesi olarak kullanılmaması ve lâik devlet düzenine ters düşecek uygulamaların yapılmamasıdır. Sonuç olarak, söz konusu 43. madde zorlayıcı nitelikte hiçbir hüküm içermemektedir. Nüfusa kaydolunurken kişinin, Anayasanın öngördüğü anlamda dini inanç ve kanaatlerini değil, sadece kişinin özgün durumu yönünden kamu yararı, kamu düzeni ve sosyal gereksinimlerle ilgili olarak göz önünde bulundurulmak üzere dininin ne olduğunun açıklanması söz konusu olmaktadır ki, bu kuralın zorlayıcı bir niteliği ve zorlama ile bir ilişkisi bulunmamaktadır” Anayasa Mahkemesi bu Kararda kişinin nüfus memurluklarına dinini açıklamasını “kimse… dinî inanç ve kanaatleri açıklamaya zorlanamaz” diyen 1982 Anayasasının 24’üncü maddesinin üçüncü fıkrasına aykırı görmemiştir. Mahkemeye göre, kişinin nüfus memurluklarına hangi dine mensup olduğunu bildirmesi bir “zorlama” değildir. Anayasa Mahkemesinin bu görüşünü anlamak mümkün değildir. Zira, kişi dinini açıklamadıkça nüfus kütüğüne kaydedilemeyecek ve nüfus cüzdanı nı alamayacaktır. Bu zorlama değil de nedir? Keza, daha somut olarak, 5 Mayıs 1972 tarih ve 1587 sayılı Nüfus Kanunu “ek-madde 3”e göre, “nüfus idareleri nüfus kütüklerine tescil edilmeyen bir yaşından büyük çocukların veya büyüklerin varlığını haber aldıkları takdirde büyüklerin kendilerini, çocukların ana, baba ve vasilerini… beyana davet etmeye yetkilidirler. İlgililer bu davet üzerine 30 gün içinde nüfus idarelerine başvurmak ve beyanda bulunmakla görevlidirler”. Davete bu süre içinde uymayanlar Türk Ceza Kanununun 528’inci maddesi gereğince cezalandırılabilirler. Dolayısıyla hukukumuzda kişiler, nüfus memurluklarına hangi dinden olduklarını ceza tehdidi altında açıklamak zorundadır. Ceza tehdidi bir “zorlama” değil de acaba nedir? Üstelik, Anayasamızın 15’inci maddesinin ikinci fıkrasına göre, kişiler olağanüstü hallerde dahi dini açıklamaya zorlanamazlar. Bu bakımdan Nüfus Kanununun 43’üncü maddesinin Anayasaya aykırılığı apaçıktır. Buna rağmen Anayasa Mahkemesinin iki ayrı defa bu maddeyi Anayasaya aykırı görmemesi çok ilginçtir.
AB, nüfus cüzdanındaki dini kayıt konusunda baskı yaparak Yunanistan'a gerekli düzenlemeyi yaptırdı. Bu konu, AB normlarına aykırılık oluşturduğu için 'Uyum'da göz önüne alınmalıdır.
YENİ NÜFUS YASASI REFORM DEĞİL AYRIMCILIK YARATIR
Din hanesinin kişinin tercihine bırakılarak, inançlarının nüfus cüzdanlarına yazılması doğru değildir. AKP hükümeti, nüfus cüzdanlarındaki, dini ibaresini, seçimlik hale getirmesi sorunun göz boyama ile geçiştirilmesi anlamının ötesinde, tercihi lehte kullananlar ile aleyhinde kullananlar arasında sorunlar yaratacak ve ayrımcılık uygulamalarına maruz bırakılacaktır. İnsanların inançsal meselelerinin resmi kimlik bilgilerinde yer alması zaten büyük tabuların ve ayrımcılıkların yaşandığı bir ülkede gören inancın dışındakileri olumsuz ayrımcılıklara sürükleyecektir. Farklı inançtan olan insanların kendi kimliklerini ifade ederken dışlanmaya ve ‘ötekileştirilmeye’ maruz kaldığı bir ülkede, bu farklılığını kimliğine yansıtması ve karşılığında göreceği sıkıntıların boyutu daha da artacaktır. Çocuklar okulda, askerler kışlada, işte, mahkemede her alanda bu sıkıntılar ayyuka çıkacaktır.
ABF ve AABK Nüfus Kağıtlarında, din hanesinin bulunmasını Anayasa’ nın 24 maddesinde düzenlenmiş olan İnanç Özgürlüğüne ve 2. maddesinde düzenlenmiş olan Laiklik ilkesine aykırı olarak değerlendirmektedir. Bu nedenle nüfus kağıtlarındaki din hanesi TAMAMEN kaldırılmasını talep etmektedir.
Alevi Köylerine Cami Yapılması SORUNU
Alevi köylerinde istenilmediği halde cami yapılmasına yönelik uygulamalardan vazgeçilmedi. Sorun, inanç zorlamasından kaçınılacağı anlamına gelen bir değişiklikle yani 'cami' kelimesi yerine “İbadethane“ kelimesinin konulmasıyla şimdilik “halledildi“ diye geçiştirildi. Yeni düzenlemelerde “İbadethane“ ile sadece cami, kilise, sinagog ve havra tarif edildi. Yani Alevilerin ibadethaneleri olan Cemevleri yine yasal ayrımcılığa maruz kalmıştır.
Aleviler ölülerini camide değil cemevinde yıkamak ve imamın değil dedelerinin okuduğu dualar eşliğinde gömebilmek için, bu asimilasyoncu uygulamalara son verilmelidir.
Alevi köylerine ve yerleşim birimlerine zorla cami yaparak, devlet olanakları dahilinde sistemli ve yoğun şekilde asimilasyoncu politikaları egemen kılma girişimi sürmektedir. Örneğin, Kayseri gibi İslamcı hareketlerin ve tarikatların en yoğun olduğu bir şehrin Alevi köylerinde, zorla cami yaptırma girişimleri sürmektedir.
12 Eylül 1980’den sonra, Kayseri’nin Sarıoğlan ilçesine bağlı 6 köyünden 4’üne zorla cami yapılmıştır. AKP döneminde bu süreç hızlanmıştır. Kayseri ilinin, İğdeli, Yerlikuyu ve Karaözü köyleri bu uygulamalara karşı tepki göstermiş ve hukuki süreç başlatmıştır. Son gelinen aşamada, İğdeli köyünde cami yapma girişimi ABF ve AABK girişimleri ile durdurulmuştur.
Cemevlerini 'cümbüş yeri' olarak gösteren AKP zihniyetinin Kopenhag Kriterleri’nin temel ilkelerine samimi yaklaşacaklarını sanmıyoruz.
Cenaze Kaldırma Sorunu
Alevi toplumunun yaşadığı güncel ve belki de en önemli sorunlar grubunda cenazelerimizin Sünni esaslara göre kaldırılması, kurbanların Alevi inanç ve geleneklerine göre gerçekleştirilmemesi ve Cemlerde Sünni İslam unsurlarının artmasıdır. Bizce bunun sebeplerinin bulunması,
Tarih boyunca Alevilere yönelik baskı, zulüm ve açık şiddet uygulamaları ile Alevi varlığının fiziksel olarak tümden yok edilmesi çabaları olmasına rağmen, Alevilere yönelik tehditler günümüzde yeni bir boyut kazandığının tespiti ile başlamalıdır. Bunun adı modern anlamıyla ayrımcılık ve asimilasyondur. Örneğin Aleviler cenazelerini kendi inanç ve öğretilerine göre kaldırmak isterken, ayrımcılığa maruz kalma korkusu ile, Sünni esaslara göre kaldırmak zorunda kalmaktadır.
ABF VE AABK HAKKINDA
Türkiye’de tahmini olarak 20 milyon, Avrupa’da ise 1 milyon civarında, Türk, Kürt, Arap ve Türkmen kökenli Alevi yaşamaktadır. Türkiye’de Alevi Bektaşi Federasyonu’na (ABF) bağlı 504 dernek vardır. Toplam kayıtlı üye sayısı 400 bin civarındadır. Avrupa’da ise Almanya, Fransa, Hollanda, İsviçre, Avusturya, Belçika, İsveç, ve Danimarka’da örgütlemiş olan Aleviler bir araya gelerek Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu’nu (AABK) kurmuşlardır. Bu ülkelerde toplam 180 derneğin ve Cemevinin üye olduğu toplam 9 federasyon kurulmuştur. ABF ve AABK bağlı bu kuruluşların amaçları ortaktır.
ABF VE AABK’NIN AMAÇLARI
Alevilerin inançsal, sosyal, kültürel, siyasi ve toplumsal/kamusal alanlardaki konumlarını araştırmak, bu alanlarda yaşanan sorunlarına çözüm üretmek ve taraf ilişkisi oluşturmaktır.
ABF ve AABK Alevilerin yasalardan ve uygulamalardaki eşitsizliklerde karşılaştıkları hak ihlallerine karşı mücadele eder.
ABF ve AABK amaçları doğrultusunda ortak çalışma yürütür. Bu nedenle Türkiye ve Avrupa’da sürdürülmek olan çalışmaların içeriğin bir benzerlik, birlikte oluşturulan vizyona denk düşmektedir.
Aleviliğin Anayasal düzeyde ve laiklik ilkesine uygun olarak tanınmasını ve diğer inanç grupları ile birlikte eşit koşullarda bir arada, barış içinde yaşamayı sağlamak için çalışmalar yapar.
Aleviler Türkiye`nin Avrupa Birliği üyeliğini benimser ve Kopenhag Kriterleri ve uluslararası sözleşmelerce güvence altına alınmış özgürlüklerin uygulanmasını sağlamak amacıyla çalışır.
Aleviler bu sözleşmelerde ve Kopenhag Kriterleri’nde güvencesi sağlanan kişisel hürriyetler, sosyal dayanışma ve paylaşımcılık, insanların eşitliği, kadın-erkek eşitliği gibi hümanist değerleri benimsemektedir. Hatta bu değerlerin asırladır yaşamakta ve savunmakta olduğumuz Alevi inancı, öğretisi ve değerleri ile örtüşmesinden memnuniyet duymaktadır.
ABF ve AABK’DAN AB DIŞ İŞLERİ KOMİSYONUNA ÖNERİLER VE TALEPLERİMİZ
Türkiye’nin AB sürecinde Alevilere karşı yapılan ayırımcılık ve haksızlık derhal düzeltilmelidir.
Alevi eşitlik haklarından yararlanmak istiyorlar. Bu nedenle yasalar ve uygulamasında fiili eşitlik yaratılmalıdır.
Uluslararası belgelere, insan haklarına ve temel özgürlüklere dayalı, bir toplumsal mutabakat sözleşmesi olan eşitlikçi, özgürlükçü, katılımcı ve çoğulculuğu esas alan demokratik bir Anayasa istemektedirler.
“Alevi” kimliğinin tanınmasını, kendi özgünlüklerini yaşamak ve kendilerini , kendileri tanımlamak istiyorlar.
Ayrıca kendi dışlarında yaratılacak / yaratılan bir temsiliyeti de istemiyorlar.
Alevileri özgürlükçü, laik ve sosyal devlet yapılanmasının toplumun lehine olduğundan dolayı önemser. Bu nedenle gerçek anlamda laik, sosyal ve özgürlükçü olmayan bu devlet yapılanmasını değişmesini talep eder ve reformların bu yönde gerçekleşmesini savunur.
Aleviler devletin, dinsel ve dilsel açıdan uyguladığı ayrımcı politikadan arındırılmasını, herkesin farklılıkları ile eşit koşullarda bir arada kardeşçe yaşamasını savunur. Bu nedenle Sünni devlet yapılanmasından derhal kurtulmak gerekir.
Devlet yurttaşları ile eşit koşullarda ve eşit zeminde buluşması gerekir. Yurttaşlık sorumluluklarını ve görevlerini yerine getiren herkesin, devlet imkanlarından eşit yararlanması gerekir. Sünni İslam’ın lehine yatırımların olmasının kabul edilemez. Devletin asli görevi Cami temeli atmak değil, hastane ve okul temeli atmaktır. Devlet ruhban sınıfı değil, çağdaş bireyler yetiştirmek zorundadır.
Zorunlu din ve ahlak dersleri zorunluluktan çıkarılmalıdır.
Alevi yerleşim bölgelerine cami yapılmasına son verilmelidir.
Cemevlerimize derhal “ibadet yeri” statüsü verilmelidir.
Hacı Bektaş Dergahı ve diğer Alevi büyüklerine ait dergahlar, Turizm Bakanlığından alınarak Alevi kuruluşlarının idaresine verilmelidir.
Devlet bünyesinde Diyanet İşleri Başkanlığı olmamalıdır. Her inanç grubunu demokratik bir şekilde çalışan ve kendi kendini finanse eden inanç kurumları haline getirilmelidir.
Alevilik kendi başına bir inanç kurumu olarak kabul edilmeli ve ayırımcılığa karşı her alanda yasalarca güvence altına alınmalıdır.
Her türlü dinsel ve inançsal hoşgörüsüzlük biçiminin ortadan kaldırılması için mücadele edilmelidir. Bu amaçla:
o Hanefi –Sünni İslam anlayışı dışındaki dinlere, inançlara ve bu dinlerin, inançların mensuplarına yönelik ön yargı yaratacak fikirler okul kitaplarından çıkarılmalıdır.
o Basın ve yayın organları, dinsel hoşgörüsüzlüğü kışkırtan haber ve yayınları engellemek için öz denetim mekanizmalarını işletmelidir.
o Başta siyasiler olmak üzere bütün kamu çalışanları insan hakları eğitimi almalı, “din ve inanç özgürlüğü” bu eğitim çalışmalarının parçalarından biri olmalıdır.
İbadet yerlerinin açılmasıyla ilgili tüm yasal mevzuat gözden geçirilerek Türkiye’nin tarafı olduğu uluslararası düzenlemelerle uyumlu hale getirilmelidir.
Nüfus cüzdanlarındaki din hanesi çıkartılmalıdır.
Özel Raportörün inanç grupları ilgili olarak Türkiye’ye yaptığı şu tavsiye büyük bir dikkatle ele alınmalıdır: “Her halükarda, bütün dini toplulukların ihtiyaçlarına cevap verecek ve haklarına saygı duyulmasını teminat altına alacak hukuki bir yapı oluşturulması önemle tavsiye olunur.”
Özel Raportörün Türkiye’deki bütün dini ve inançsal topluluklar için getirdiği şu tavsiyeler zaman geçirilmeksizin hayata geçirilmelidir:
“Hükümet, her ne zaman ortaya çıkarsa çıksın hoşgörüsüzlüğün bütün tezahür biçimleriyle mücadele etmelidir.”
“Hükümet hem din ve inanç temelinde gerçekleştirilen ayrımcılığa karşı daha fazla hukuki koruma sağlamalı ve hem de bu hukuki güvencelerin işler kılınması ve saygı görmesini teminat altına almalıdır.”
“Hükümet hem ihtiyaçlarının neler olduğunu daha iyi anlayabilmek ve hem de güven ve saygının ilerletilmesi için dinsel azınlıklara mensup topluluklarla samimi bir diyalog başlatmalıdır.”
| Tarih: 16.04.2007 | ||
|
Değerlendir
Benzer Yazılar
O gün ruhlar bedenlerine küstü... III - Turan Eser
O gün devlet baba seyretti, anayürekleri ağlarken... II - Turan Eser
O gün güneşi karadumanlar örtmüştü I- Turan Eser
6-7 Eylül İstanbul'u 2 Temmuz Madımak'a bağlayan çizgi - Turan Eser
Keçiören'de sadece Alevi esnaf Metin Şahin değil, tüm insanlık, demokrasi, İnsan Hakları ve Türkiye dövülmüştür - Turan Eser
Alevi sorununda gerçeklerle yüzleşerek tartışabilmek ve köşe yazarlığı - Turan Eser
Serçeşmeden bektım; kimliği, dergahları ve kürsüleri işgal edilmiş Alevileri gördüm - Turan Eser
Aleviler ve siyaset ilişkisinde yeni stratejiler ve yaklaşımlar / Turan Eser
İlgili Haberler


















