<<  Şubat 2012  >>
Pa. Sa. Ça. Pe. Cu. Cu. Pa.
 30  31 1 2 3 4 5
6 7 8 9 10 11 12
13 14 15 16 17 18 19
20 21 22 23 24 25 26
27 28 29  1  2  3  4
Alevi örgütlenmesinin önceliği ne olmalıdır ?







» Yorumlar
» Anket Arşivi

E-Posta

Format
BATH Ravalement
KAYALAR
SARL Construction de l'Horizon 2000
KILIC FASHION COMPANY
Bulut
Crepis Rhin
Celik Construction
Feronnerie SAYLIK
Keles Renovations
SARL Pave Performance
PFF Façade
T. Plâtrerie
Cabinet François Brunet
Unal Renove
Yazılar - (Köşe Yazıları)

Alevi sorununda gerçeklerle yüzleşerek tartışabilmek ve köşe yazarlığı - Turan Eser


Alevi sorununda gerçeklerle yüzleşerek tartışabilmek ve köşe yazarlığı - Turan Eser

2008 yılı Hace Bektaşi Veli Anma Törenleri ve Kültürel Etkinlikleri yapıldı. Cumhurbaşkanının bu törene katılması üzerine bir çok köşe yazarı Sayın Gül’ün törene katılımı üzerine bazı siyasal sonuçlar çıkarmış ve tartışma gereği hissetmişler. AKP'nin fiyasko ile sonuçlanan 2007 yılındaki "Alevi Açılımı Projesi", bu vesileyle AKP yandaşı medya kuruluşları olan Star’dan Mehmet Altan, Yeni Şafak Gazetesinden Fehmi Koru, AKP ve Zaman gazetesinden Ekrem Dumanlı tarafından tekrar gündeme getirilmeye çalışılmaktadır. Alevilerle, AKP'nin yakınlaşmasını sağlama gibi bir misyonu üstlendikleri ise, yazılarının satır aralarında mevcut. Bu tartışmalara, Oral Çalışlar ise Radikal gazetesindeki köşesinden katılma ihtiyacı hissetmiş. Bu yazıda her bir yazarın yaklaşımlarını, yönlendirmelerini, gerçeklerle yüzleşerek tartışma yerine, “boş verin geçmişi, şimdi el sıkışmanın zamanı” düzeyindeki bakış açılarını tartışacağız.

MEHMET ALTAN’NIN GÖZÜYLE ALEVİLER SORUNU VE AKP
Mehmet Atlan yazısına “İncinsen de incitme” gibi ilginç bir başlık tercih etmiş. Bu başlık bir tesadüf değil, Cumhurbaşkanı Sayın Gül'de konuşmasında "bize yol gösterenler şunu söylemişlerdir: İncinsek de incitmeyeceğiz.". Sayın Altan köşesinde AKP’ye öneriler sunuyor ve yol göstermeye çalışarak, AKP’ye “Aleviler kendilerini güvende hissetmiyor. Onun içinde anti demokratik bir tavır içindeler. AKP’nin kapatılmasını bu yüzden talep ediyorlarmış. Hatta AKP’nin kapatılmasından emin olarak bundan medet umuyorlarmış” gibi bir durum tespitlerini aktararak, buna uygun tedbir almaları için AKP’ye stratejik ve politik bir önermede bulunuyor. Alevileri kazanmanın zamansal önemini “parti kapanmadı. Aleviler ciddi bir hüsrana uğradığı. Şimdi Aleviler için bazı demokratik açılımlar yaparsanız, Alevileri kazanırsınız” mesajıyla iletmeye çalışıyor. Aleviler önemli bir toplumsal güç olduğu için, kimse Alevilerin kendi gücünün farkına varmasını istemiyor. Sadece oy potansiyeli olarak kazanılacak bir kitle (oy deposu) olarak algılanıyor.

Sayın Altan Alevilerin "Nasıl bir Türkiye'de yaşamak istiyoruz" sorusuna verdiği cevapları görmek istemiyor. Alevilerin siyasal alana kendi değerleri, düşünceleri ve siyasal projeleri ile katılmasını ve Türkiye'de tarikatçı ve ittihatçı politik hegemonya karşısında, hukukun, demokrasinin, laikliğin ve cumhuriyetin evrensel ilke ve değerleri ekseninde alternatif yeni bir siyaset kültürünün inşasının hamuru olması için çağırmıyor. AKP'ye Alevileri nasıl kazanacağını öneriyor. Peki AKP demokrasi için bir şans mı? Buna sayın Altan'ın verdiği cevap ile Alevilerin cevap arasında önemli bir fark var. Aleviler AKP'yi samimi bulmuyor. CHP ise Alevi sorununun çözümünde seçenek değil. Alevilerin CHP bağı ise, gönülden değil, seçeneksizliktendir. Fakat CHP'nin karşısındaki seçeneğin, AKP olmadığı da bilinmelidir. Her iki siyasi eksenin dışında, yukarıda belirtilen ilkeler ekseninde, sol ve sosyal demokrat kimlikli yeni bir siyasi yapının inşası bir seçenek yaratabilir.

Ayrıca Sayın Altan, Cumhurbaşkanın Hacebektaş törenlerinde yaptığı konuşmadan çok memnun kalmış. Hatta bu konuşmanın Başbakan Erdoğan'ın "Alevi İftarındaki" konuşmasına benzer olduğunu ifade ediyor. Burada sayın Altan'ın tanık olmadığı Hacebektaş töreni gelişmelerini görmesini sağlamak gerekir.

Sayın Altan, bu etkinliklerde Cumhurbaşkanlığı görevlileri tarafından gerçekleştirilen kürsü işgaliyle konuşmaların yasaklanması ve engellenmesi gibi “ilkler” yaşandığına dair haber merkezlerinde sansüre uğrayan haberlerin bilgisine sahiptir. Cumhurbaşkanı görevlileri kürsüde işgali ve yasakları sağladıktan sonra Cumhurbaşkanı kürsüden "Cumhuriyeti kurarken modern bir ülke kurduk. Modern, çağdaş bir ülkenin nasıl olacağı da gayet açıktır. Demokratik olacaktır, özgürlükler olacaktır” diye sesleniyordu. Fakat kendi görevlilerine verdiği talimatla, Türkiye Cumhuriyetinin eski Adalet Bakanı sayın Seyfi Oktay’ın, konuşmasını yarıda kestirip, kürsüden indirten türden bir "demokratik" ve "özgürlükler" anlayışıydı. Sayın Altan, durum kösenizdeki kadar samimi değildi. Kürsü mikrofonunda dışa vuran sözlerin, mikrofonun durduğu kürsüdeki uygulaması taban tabana zıttı.

Sayın Cumhurbaşkanı Gül kürsünden “insan hakları en gelişmiş demokrasilerdeki seviyeye ulaşacaktır. Kimseyi asimile etmemişiz” sözleriyle devam ederken, Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı, asimilasyon uygulaması olan, dinsel açıdan tek tipleştirici, devletin resmi dinsel ideolojik silahı olan zorunlu Sünnilik dersleri konusunda “haftada bir saat işlenen derslerin yetersiz olduğu ve müfredatın yetişmediğini, ders saatlerini arttırmayı” tartışıyordu.

Cumhurbaşkanı Gül, Hacebektaş’ta kürsüden “hukukun üstünlüğü kesin olacaktır, herkese eşit muamele edilecektir, Alevi'si Sünni'si, Türk'ü Kürt'üyle hepimiz bir milletiz. Herkesi kucaklayacağız. Hepimizi incitecek yanlışlıklar olmuştur. Ama incinsek de incitmeyeceğiz” incilerini dökerken, Ankara’da AKP’li Keçiören Belediyesi zabıta amirleri Ercan Gültekin ve Bayram Şahin, dükkanında içki sattığı için, Metin Şahin isimli bir Alevi vatandaşı “Seni öldürürüm, bu saatte ne bekliyorsun, kapa dükkanı şerefsiz” diye öldüresiye dövüyordu. “İncinsek de incitmeyeceğiz” sözünü kürsüden kullanan sayın Cumhurbaşkanının, 35 insanı Madımak otelinde vahşice katledenleri, “incitenleri” halen kınamadığı düşünüldüğünde, hatta katliam sonrası bu katliamın sanıklarını koruyan ve avukatlığını eski adalet bakanı partili dostlarını eleştirmediği göz önünde bulundurulursa, gerek sayın Cumhurbaşkanı, gerekse AKP bu karanlık ve gerici ayaklanma ile yüzleşmelidir. Samimiyetlerini ispat etmelerinin yolunun Madımak katliamı karşısındaki tavır ve duruşları olabilir. Bu duruş ise katliam mekanının derhal müze statüsüne kavuşturulmasıdır.
Sayın Mehmet Altan kısacası özetleyecek olursak, "söyleyip yapmama hastalığı", AKP'de kronik bir hastalık durumuma geldiği gibi, "söylenenin tersini yapmak"ta AKP için bir alışkanlık haline gelmiştir.

ORAL ÇALIŞLAR’IN KALEMİNDEN AKP VE ALEVİLER
Sayın Oral Çalışlar, diğer yazarlardan farklı olarak, Alevi örgütlenmelerini daha iyi tanımasını beklerdik. Çünkü kendisi bir çok Alevi derneğinin panellerinde, konferanslarında konuşmuş, tartışmış, Alevileri dinlemiş bir yazardır. Alevi kanaat önderlerinin, Alevi sorunlarının tarihsel arka planı hakkındaki görüşlerini de iyi bildiğini düşünüyorum. Bu nedenle “Ancak bunu yalnızca AKP’nin sırtına yüklemek de doğru değil. Daha önceki iktidarlar da bu konuda bir çözüm üretemediler” görüşünü, Alevi hareketine aitmiş gibi göstermesi ciddi bir haksızlıktır. Çünkü Alevileri, kendilerine yönelik kimlik haklarının inkarı, baskıların ve sorunların çözümsüzlüğün Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi boyunca sürdüğünün bilincindedir. Bu nedenle tüm tarihsel olayları, kıyımları ve haksızları sadece AKP’ ye değil, devletin Türk İslam Sentezinden beslenmiş resmi politikalarıyla doğrudan bağlantılı olduğunu düşünür.

Alevilere yönelik yok saymaların, ayrımcılığın, asimilasyon ve hak ihlallerinin, asırlardır süregelen bir uygulama olduğunun bilincindedir. AKP ve onun geldiği geleneğin ise, bu süreçte en son Madımak katliamındaki tavrının unutulması mümkün değildir. Bugün AKP içindeki çekirdek ve merkez kadronun, dün Madımak katliamının sanıklarına avukatlık, yardım ve politik destek yürütenlerle aynı mücadele içinde olduğu hafızalarda güncelliğini korumaktadır. AKP, Alevilere yapılan haksızlık ve imhacı yaklaşımların iz bıraktığı geçmişle bir yüzleşme ve hesaplaşma içine girmemiştir. Alevi sorununda samimiyeti yoktur. Bunu oyalama amacı güden ve fiyasko ile sonuçlanan “AKP’nin Alevi Açılımı” sürecinde yaşadık. Her türden ulusal ve uluslar arası siyasal İslamcı, tarikatçılara randevu veren, onlarla görüşen AKP hükümeti, 6 yıldır Alevilere randevu bile vermemiştir.

Oral Çalışlar’ın Cumhurbaşkanı konusunda oldukça iyimser tavır sergilemesi ise, anlaşılır değil. Hacebektaş ilçesinde yaşananlardan, Cumhurbaşkanın konuşmasının "Bunu bir özeleştiri başlangıcı olarak da alabiliriz." değerlendirilmesi doğru değildir. Resmi törende yaşanan işgal ve yasaklara rağmen, sayın Oral’ın Cumhurbaşkanın “özeleştiri” yaptığını ve dolaysıyla bunun bir başlangıç olabileceği değerlendirmesi, oldukça iyimser bir yaklaşım. Bugüne kadar izlediğimiz Cumhurbaşkanını, Rektör atamalarından, Alevilerin (Eski Adalet Bakanı Sayın Seyfi Oktay ve Belediye Başkanı Sayın Salmanpakoğlu’nun) konuşmalarının engellenmesinde, Türban konusunda tanıyoruz. Yani sayın Oral’ın doğru değerlendirmesi olarak alabileceğimiz “Hadi gelin uzlaşma ortamı oluşturalım demekle de iş bitmiyor.”

Yani sözün kısası, Aleviler tanınmak istiyor. Diyalogdan kaçmıyor. Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu Başkanı Turgut Öker’in “Biz Cumhurbaşkanı’nın, hükümet üyelerinin burada olmasına karşı değiliz. Ama önce Alevileri tanımalarını istiyoruz. Ben buradan Cumhurbaşkanı’na, Başbakan’a bir çağrı yapıyorum: Suudi krallarına, İran başkanlarına ayırdığınız zamanın binde birini de bize ayırın ve bizi tanıyın...” çağrısı AKP’nin gerçek yüzünü ve ne kadar samimi olup olmadığını göstermektedir.

FEHMİ KORU’NUN PENCERESİNDEN ALEVİLER VE AKP
Yeni Şafak yazarı sayın Fehmi Koru ise “Hace Bektaş adına yapılan törenler ruhsuz ve anlamsız geçtiğini” sorguluyor.
Ayrıca bir itirafta bulunuyor artık “Sünni din âlimleri ne kadar aksini iddia ederse etsin, Hace Bektaş, Alevi kesimi tarafından, kendilerinin büyük önderlerinden kabul ediliyor. Hayli zamandır bilimsel bir ismi de var bu anlayışın: 'Bektaşi-Alevi geleneği” yani devlet ve Sünni ulema yıllardır Alevilik için “dışarıdan getireceği her türlü yeni yorum Alevilerin kendi kabullerini değiştiremeyecek” değerlendirmesini yapıyor. Yani artık zorlamayla sonuç alınamayacağını, “incitenlere” duyurmaya çalışıyor.

Sayın Koru ise AKP için asırlardır süre gelen uygulamanın sadece zor ve şiddet yanı yerine, artık “çoğunluk içinde eritme” yöntemini öneriyor. Sayın Koru bunu “Gönül elbette azınlığın kendini çoğunluk içerisinde eritmesini istiyor” olarak özetliyor. Yani azınlık konumda olan Alevileri, Sünni çoğunluk içinde eritmek. Hatta yazar mesnetsiz bir iddiayı da ortaya atarak, bunun “ülke çoğunluğuyla ters düşmemek Alevi önde gelenlerinin de siyaseti” olduğunu ileriye sürüyor. Bu cümlenin şifresiz ifade ediliş biçimi ise şöyle; “Alevilerin önde gelenlerin asıl tercihi ülkenin Sünni çoğunluğuna ters düşmemek için, onların içinde erimeyi ve onlar gibi inanmayı ve ibadet etmeyi kabul etmekti.” Sayın Fehmi Koru’ya göre “1960 sonrasının şiddeti de tırmandıran sert siyasi ortamı, belli partilerin blok oy peşinde koşmaları manzarayı derinden değiştirmiş” Sayın Koru geçmişte yaşanan “olayların” “azınlıktaki Alevilerin çoğunluk Sünniler içinde erime haline gösteren tablo kirlendiği” tespitini yapıyor. Bu değerlendirme üzerine kurgusunu yapan yazar, tıpkı Mehmet Altan gibi, aynı amaca ve ideolojik yaklaşıma hizmet edecek bir değerlendirme yapıyor. AKP’ye mesaj göndererek, “Sünni-Alevi sorununa çözüm yolları bulmak ve farklılıkları koruyarak birliğe ulaşmak daha kolay olabilir.” Sayın Koru bunun için bugün AKP’li devlet yöneticilerinde böyle bir istek olduğunu ve benzer bir isteğin Alevilerde de olması gerektiğini ifade ediyor. Bunun için de AKP’lilere bir argüman veriyor. “İki kesim (Alevi-Sünni) arasına düşmanlık tohumlarını eken ise Ergenokon” Yani Sivas, Tokat, Çorum, Maraş, Malatya, Gazi ve Madımak katliamlarının gerçekleşmesinde tek sorumlu Ergenekon.

EKREM DUMANLI’NIN ZAMAN GAZETESİ ÜZERİNDEN ALEVİLERİN NASIL ASİMİLASYONA TABİ TUTULMASI GEREKTİĞİNİ ÖĞÜTLEYEN ÖNERMEELERİ
Zaman gazetesi yazarı Ekrem Dumanlı ise, köşesindeki incileri yüksek gerilim hattının etkisinde dökmüş olmalı ki, yazısının başlığına seçtiği “Alevî-Sünnî gerilimine dur demek” yazısının içeriği aslında gerilimi artırmak ve “gerilimde durmak yok yola devam” mesajı vermiştir. Kalite itibariyle düşük ve köşe yazarlığı kategorisine konacak derinlikten yoksun bir yazıyı tartışmak, sadece gazetenin kimliğinden dolayı zorunlu oluyor.

Sayın Dumanlı, demokratik tepki ve protesto hakkını kullananlara, “taşkın topluluğun hevesi de kursağında kaldı”, “kaba saba davranışlar” ve “devletin en zirvesindeki insan için yapılan kabalık” biçiminde, bir tür çatışmadan beslenmiş yazıyı kaleme almış. Sayın Dumanlı daha önceki yazılarında olduğu gibi, bu yazısında da tam anlamıyla siyasal İslam ekseninde bir misyoner gibi davranmış. Yazılarındaki tüm önermeler ve tespitler, yazarın içindeki kin ve nefretin dışa vuruşunu ve içinde fışkıran asimilasyoncu kişiliği açığa çıkarmış. Örneğin asimilasyoncu kişiliğini açıktan savunan yazısında, “nefis bir haber” olarak değerlendirdiği, “Ebuzer Gıffari Bakır adındaki Sünni bir imamın, Alevi köyüne tayin edilmesidir. Yozgat Kababel köyüne tayin olan Bakır, önyargılarını anlatıyor önce. Sonra da o peşin hükümlerin insanları tanıdıkça nasıl yok olduğunu, arada nasıl derin bir sevgi ve saygı oluştuğunu naklediyor. Asıl ihtiyaç duyulan da budur!” Yani sayın Ekrem Dumanlı asıl sevgiyi ve tanışmayı, 12 Eylül darbesinin asimilasyoncu politikaları olan Alevi köylerine zorla cami yaptırma ve imam gönderilmesi ile sağlanacağını bize yutturmaya çalışıyor.
Oysa Sünni köylerine Alevi dedesinin, Bektaşi babasının gitmesini hiç önermiyor. Çünkü kafasındaki resmi ezber derinden nakşedilmiş. Bu ülkenin % 99’u Müslüman! “Hepiniz Müslümansınız, ibadet yeriniz de camidir, Alevi köyüne Cemevi değil, zorla cami yapılmalı ve imam atanmalıdır.” Resmi ezberin tekçi, ideolojik ve dinsel hipnozundan kurtulmamış beyinden, ancak dayatma ve gerilim okuruz. Farklı olanı, kendi değerleriyle tanımak ve kabul etmek, kaleminin ucundan üretilen cümlelerde bulunmaz.

Sayın Ekrem Dumanlı’nın yanlış ve çarpıtma amacıyla yaptığı diğer değerlendirme ise Alevilere yönelik katliamlara getirdiği bakış açısıdır. Gerçekle yüzleşmek yerine, katliamların birkaç provokatörün işi olduğunu söylüyor ve bunların Aleviler olduğunu ima eden değerlendirmeler yapıyor. Dumanlı çarpıtmasında “Maraş'ta, Çorum'da, Sivas'ta yaşanan acı hadiselerin arkasında provokatörler vardı. Ve maalesef kirli amaçlarına masum gençleri alet etti bu uğursuz zümreler. Halen de insanların birbirini tanımasından rahatsız oluyorlar: 'Alevileri Sünnileştiriyorlar' diye feryat edenlerin önemli bir kısmı diyalogdan korkuyor, 'gelin tanış olalım' düsturundan ödleri kopuyor” gibi ipe sapa gelmez düşüncesiyle, derin devleti, siyasal İslamcıları ve şeriatçı, gerici, yobazları aklamaya çalışıyor.

Fehmi Koru ikinci günkü yazısında "Yeni dönemin ilk dikenli konusu: Alevilik" olduğunu belirtip, kendine göre bazı değerlendirmeler yapıyor. İlk olarak Osmanlı döneminde Alevilerin maruz kaldığı katliamlar ve yok sayılma dönemi aklanıyor. Fehmi Koru'ya göre, Alevilerin sorunu "son 50-60 yılın eseridir", Osmanlı dönemini aklamanın karşılığında, yıllardır inkar edilen bir itirafı yapıyor. "İmam Hatip Okulları açma, zorunlu din dersi koymak, sağ siyasî iktidarların çoğunluğa verdikleri tavizdir." Koru'ya göre Alevilerin sol düşünceden yana olması, yani "Aleviler'i sol siyasetin tabanı haline dönüştüren" de sadece bu tavizlermiş.

Fehmi Koru'nun son 50.60 yıldır sağ siyasi tavizlerin sadece Sünnilere verdiği değerlendirmesi eksiktir. Çünkü bu tavizler ve İslamcı ve Türk İslamcı iktidar erki son 50-60 yılın hikayesi değildir. Anadolu'da asırladır süregelen bu tavizler, tekçi yaklaşımın kendisini önce Sünnilik ekseninde İslam iktidarlarıyla devam ettirirken, cumhuriyet döneminde ise Türk İslam Sentezi ile devam etmiştir. Alevilerin sağ siyasi yaklaşımlardan uzak durmasının nedenini salt, Sünnilere verilen tavizlerle izah etmeye çalışmak, tarihsel gerçeklerle yüzleşmek yerine onları gizlemenin ve unutturmaya çalışmanın adımıdır. Sayın Koru, Alevi toplumu üzerindeki baskıların, yok saymaların, asimilasyonun, inkarın, ayrımcılığın ve dışlamanın tarihi, içeriği, dayandığı ideolojik ve şiddet aygıtlarıyla yüzleşmek ve tarihsel yaraları görmek yerine, bunu halkın gözünden ve okuyucusundan uzak tutmaya çalışıyor.

Osmanlı devletinde Şeyhülislâmlık makamı üzerinde sürdürülen asimilasyon ve inkarın, cumhuriyet döneminde ise Diyanet İşleri Başkanlığı üzerinden devam ettirildiğini gizlemek, boş bir çabadır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde devletin sorumluluk ve yetkisi farklı bir usulde Türk devletine aktarıldı. Burada biraz farklı olmakla beraber devlet-din işlerinde bir dereceye kadar tarihi bir devamlılık görülebilir. Yani asırlara yayılan bu inkar ve asimilasyon politikası karşısında sus pus kalarak, ülkeyi ve toplumu eşit haklar ekseninden bir arada tutmak yerine, kamplara bölen, ötekileştiren dincilik ve etnik milliyetçilik politikalarını aklamak üzerinden, Alevilerle buluşmak mümkün değildir.

Sayın Koru'nun tarihsel hafıza konusunda bir sorunu yoksa, o zaman Alevilerin neden sol siyasetten yana tercihte bulunduğunu konusunda dürüst davranmıyor. Sayın Koru, Anadolu Alevileri üzerindeki baskı ve katliam tarihinin, savunduğu ve korumaya çalıştığı, Osmanlı dönemin İslam hükümdarlarıyla başladığını kabullenmesi gerekir. Yavuz Sultan Selim döneminde "Kızılbaş topluluğu, peygamberimizin şeriatını, sünnetini, İslam dinini, iyiyi ve doğruyu açıklayan Kuran'ı küçük gördüler. (...)onların öldürülmesi vaciptir." fetvaları sonucu 40 bin Alevi öldürülmüştür. Alevi kırımına izin veren bu fetva konusunda sayın Koru'nun ne düşündüğü açıklamalıdır. “Kızılbaş topluluğu şeri yasalar gereği öldürülmeleri helaldir. Islam askerlerinden onları öldürenler gazi, ellerinde ölenler ise şehittirler." Halkı birbirine düşman etme kırdırma Osmanlı'dan bugüne devredilmiş bir devlet geleneğidir.“

Sayın Koru sözcülüğünü yaptığı kesimleri aklamak için, Türkiye’de farklı kimliklerin ve kültürlerin bir arada yaşamasını engelleyen ve “kamplara ayrıştırarak” sürdüren güçlerin 'lâik-anti lâik' sürtüşmesinden medet umduysa, Aleviler'i de kendi yanlarında tutmayı becerdi.” diyerek, Osmanlıdan bugüne kadar yaşanan sorunların kaynağının “Laik kesim” olduğunu belirliyor. Oysa Aleviler açısında bu eksik bir değerlendirmedir. Çünkü Osmanlı döneminde de ayrımcılığa ve baskılara maruz kalan Aleviler, cumhuriyet döneminde baskıların, inkarın ve asimilasyonun hedef adresi haline getirilmiştir. Alevi sorunu tek başına, laikliği sadece Sünnilik üzerinden yorumlayan ve ideolojik tekçilik üzerinden siyaset sürdüren ittihatçı çevreler değil, aynı zamanda, bu ülkenin farklı kimliklerine, kültürlerine ve inançlarına karşı hoşgörülü davranmayan tarikatçı siyasette aynı oranda sorumlu ve suçludur. Yani sayın Koru’nun, korumaya çalıştığı tarikatçı siyaset, bu ülkenin resmi laiklik politikasının ürünüdür. Yani resmi din anlayışı ile kendini besleyen, devlet desteği ile ibadet eden, siyaset yapan, ekonomik güç haline gelen ve dindarlık üzerinden kendisini yükselten bir siyasi eksendir. Fettullah Gülen, Cemalattin Kaplan dahil imam-müftü statüsünde devlet memuru olmadılar mı? Sola karşı, Siyasal İslamcı on binlerce siyasi kadro, devletin imam statüsündeki memuru olarak korunmadı mı? Gerek AKP, gerek tarikatlar, gerekse İslamcı medya ne zaman “laik ülke de 100 bin imam memur olabilir mi”, “laikli adına 97 bin cami kamusal finansmanla sürdürülebilir mi?”, “Laik ülkede devlet farklı inançlardan insanlara zorla Sünnilik öğretebilir mi?”, “Bu ülkede farklı inançlara sahip ya da inanmayan insanların vergilerinden milyarlarca dolar aktarılarak Sünni bir Din Kurumu olan Diyanet nasıl eşitlik sağlayacak? Laiklik ilkesi bağdaşacak?” diye sorma gereği hissettiler. Aksine bu durumda beslenen ve statükoya itiraz etmeyen siyasi eksen değimliydi? Şimdi rejimin siyasal İslam lehine değişimi konusundaki güç denemesi için, sarıldığı kendine demokrat, demokrasicilik oyunun tuzağına mı düşelim?

Alevi hareketi ve topluluğu için net olan bazı siyasi resimler vardır. Sorunun üretenlerin ve bundan geri dönüş işareti vermeyenlerin, çözümün parçası olması mümkün değildir. Alevi sorunu, Kürt sorunu, demokratikleşme sorunu, işsizlik ve yoksulluk gibi sorunların kaynağı haline gelmiş, çözümsüzlük politikalarının hem tarikatçı, hem de ittihatçı siyasal eksende görmek mümkündür. Bu nedenle ne AKP nede CHP Alevi sorunun çözümü için seçenek değildir.

Sayın Koru’nun “farklılığını koruyarak bütün içinde yer alma” olarak önerdiği modeli, “farklı ama bir arada” olarak değiştirmek daha doğru olur. Farklı olanı bütün içinde eritmek olarak anlayacağımız, Avrupa merkezli bu yaklaşımdır. Oysa “asimilasyon” içeren model yerine, “eşitlik temelinde tanıma” modeli, çözüme adım atmak için en doğru seçenek olabilir.

Sayın Koru “Alevilik sorununun çözümü için gerek şart olan bu yeni bakış açısı lâiklikle ilgili kronikleşmiş başka sorunlarımızın da ilâcıdır” değerlendirmesi yaptıktan sonra ağzından baklayı atıveriyor. “Başörtüsü, din dersi ve Imam Hatip Okulları gibi” Yani “Türbana her alanda özgürlük”, “din dersi artırılsın”, “İHL katsayıları artırılsın, eğitimde dindarlaşma da durmak yok yola devam edilsin” olarak anlayacağımız taleplerin yerine getirilmesi için, “Alevilere yeni bakış”, bu sorunları çözmek için “ilaç (ya da yem” olacaktır.

GAZETECİLER RESMİ SİYASAL İSLAMCILARIN TOPLUMSAL MÜHENDİSLİK PROJELERİNİN TAŞERONLUĞUNU ÜSTLENİRSE
Köşeyi köşelerde yazarak dönmemin yolunu, egemenlerin resmi görüşü lehine kalem kullanmaktan geçtiğini bilenler, egemenlerin Alevileri yukarıdan aşağıya doğru şekillendirme isteğine katkı sunmak için, toplumsal mühendislik için argüman ve akıl üretirler. Bu ülkenin toplum mühendisleri sadece devlet idaresi içinde yer alan seçkinler ya da siyasi iktidar değil, aynı zamanda bunlara medya alanında düşünce üreten ve yol göstermeye çalışan taşeron yazarlarda dahildir.

Köşelerinde, sadece köşe dönmek için yazarlık yaparak geçinen taşeronlar, Alevi sorununa, sorunu yaşayan Alevilerin dünyalarından değil, Alevi sorunu üretenlerin penceresinden ve coğrafyasından bakarlar. Yalakalık ve rant ilişkisi üzerinden iktidar erkiyle kurulan bu türden ilişkinin sahipleri, demokrasiye inanır gibi görünmelerine rağmen, aslında toplumsal kesimlerin, Alevilerin örneğinde olduğu gibi, kendi iradelerini özgürce ifade etmesi ve taleplerini dile getirmesine sıcak bakmazlar. Örneğin "AKP'nin Alevi açılımı" tartışmalarında, "AKP samimi davranmıyor, samimiyetinin test edilmesi gerekir" diyerek, 6 yıldır Alevi kurumlarına randevu bile vermeyen AKP hükümetine karşı, haklı olarak mesafeli ve eleştirel duran Alevi kurumlarını "diyalogdan kaçmakla" suçlayan, yine bu AKP taşeronu yazarlardır.

AKP açılımının samimiyetten uzak, sahte ve fiyasko bir proje olduğunu açığa çıkınca, bu yazarlar kafalarını kuma gömdüler. Hacebektaş töreni sonrası tartışmaları ve köşe yazılarındaki değerlendirmelerinde, AKP-Alevi ilişkisini unutmuş görünen bu yazarlara, isterseniz şu çökmek zorunda kalan, AKP'nin Alevi açılımının ne kadar boş ve samimiyetten uzak bir proje olduğunu, hep birlikte anımsayalım ve sonrada AKP'lilerden aktaralım.

Aralık 2007'de, AKP İstanbul Milletvekili Reha Çamuroğlu tarafından şatafatlı bir şekilde gündeme gelen "AKP'nin Alevi Açılımı", Haziran 2008'de, yine AKP'li Reha Çamuroğlu tarafından "Alevilere karşı ayrımcılık halen sürüyor. Bu proje için AKP tarafından verilen sözler tutulmadı" diyerek, "bürokrasinin üst kademelerinde, valiler arasında kaç Alevi var? Peki emniyet müdürleri arasındaki durum ne? Ya altı yıllık iktidarımız boyunca devletten ihale alan kaç Alevi yatırımcı var?" diye sordu ve "cemevlerine hükümetin tutumu ilgisiz" tespitinde bulundu.

Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, "Alevi Açılımı diye bir şey yok" dediği herkesçe biliniyor. Devlet Bakanı Mehmet Aydın’ın, “şu anda dersem ki, eğer ‘Cemevi, evet, ibadethanedir’ başıma hukuki bir dert açarım” itirafı orta yerde dururken, yine bu süreçte Diyanet İşleri Başkanı Sayın Bardakoğlu ile Diyanetten sorumlu Bakan Said Yazıcıoğlu'nun "Cemevlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi mümkün olamaz" resmi devlet fetvaları beyinleri kazınmışken, en son Çamuroğlu'nun, "Bu ayrımcılık sürdükçe Alevi örgütleri karşısında sıkıntıya düştüğünü" Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a dert yanıp, "Bu insanlar karşısında duvara dayandım artık" ifadesindeki çaresizliği ve AKP’nin gerçek anlamda samimiyette çok uzakta olduğunu görmek gerekir.

Yani Liberal ve dinci yazarların iddia ettiği gibi, AKP ile Türkiye'de demokratikleşmenin ve gerçek manada laikleşmenin önü açılmıyor. Alevi sorunu için çözüm yolları aranmıyor. Aksine tıkanıyor. AKP yandaşı yazarların, Türkiye'de devletin sözde laiklik anlayışının ve uygulamasının, evrensel laiklik ilkesinin çok uzaklarında olduğu kabul etmek yerine, hatta bunun AKP ile daha da pekiştirilerek, devletin tamamen Sünni bir yapıya dönüştürüldüğü gerçeğini örtmeye çalışıyorlar.

Hace Bektaşi Veli Anma Törenleri ve Cumhurbaşkanı sayın Abdullah Gül üzerinden, Alevilerin AKP'ye yönlendirilmesi amacı taşıyan tartışmaları başlatan bu yazarların, 9 ay önce fiyaskoyla sonuçlanan "AKP'nin Alevi Açılım" tartışmasından belli ki bir sonuç çıkartamamışlar ve AKP'nin gerçek yüzünü tanımamışlardır. Soru şu; bu yazarlar samimiyet ve gerçeklikten uzak, Alevi toplumunu oyalama amaçlı “AKP’nin Alevisiz Açılımı Projesinin sonuçsuzluğu üzerinden, AKP’nin üzerine neden gitmediler? “Alevi Açılımı” sınavı fiyasko ile sonuçlanmışken, şimdi hangi gerekçe ile Alevilerin AKP’ye güvenmesini talep ediyorlar?

Sayın cumhurbaşkanı, Başbakan ve Ana muhalefet lideri Madımak önüne karanfil bırakıp, buranın müze yapılmasına ilişkin kararlarını verdiği gün, Aleviler ve Alevi kurumlarının temsilcileri tanıma ve eşitlik temelindeki demokratik, şeffaf, katılımcı ve sorunların hukuksal zeminde çözümünü hedefleyen diyaloga daha sıcak bakacaktırlar.

21 Ağustos 2008
Turan Eser, Araştırmacı-Yazar

Tarih: 22.08.2008
Değerlendirme: 



Değerlendir
     






İsminiz




Lütfen altaki işlemin sonucunu cevaplayınız

İşlem Sonucu:     =  




Benzer Yazılar
İlgili Haberler
FUAF - Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu | Yazdır