DERSİM OCAKLARI VE SEYİTLERİ . III
Yerkürenin En Büyük Şiirlerinden Biri
Devriye ya da seyriye olarak tanımlanan kategoriye dahil aşağıdaki şiir bir felsefeyi anlatıyor.
Dersim ve Kızılbaşlar’ın dairesel tarih görüşünü çok güzel ifade eden bu şiire burdaki versiyonuyla John Kingsley Birge’nin 1937‘de yazdığı “The Bektashi Order of Dervishes“ kitabında rastlamıştım (sayfa: 122-125).
Yazarı, Şiri olarak biliniyor.
Cihan varolmadan ketmi ademde
Hak ile birlikte yekdaş idim ben
Yarattı bu mülkü çünkü o demde
Yaptım tasvirini nakkaş idim ben
Anasırdan bir libasa büründüm
Nârü badü hâkü âptan göründüm
Hayrülbeşer ile dünyaya geldim
Adem ile bile bir yaş idim ben
Adem’in sülbünden Şit olup geldim
Nuh-u nebi olup Tufan’a girdim
Bir zaman bu mülke İbrahim oldum
Yaptım Beytullahı taş taşıdım ben
İsmail göründüm bir zaman ey can
İshak Yakup Yusuf oldum bir zaman
Eyyub geldim çok çağırdım el’aman
Kurt yedi vücudum kanyaş idim ben
Zekeriya ile beni biçtiler
Yahya ile kanım yere saçtılar
Davut geldim çok peşime düştüler
Mührü Süleymanı çok taşıdım ben
Mübarek asayı Musa’ya verdim
Ruhülkudüs olup Meryem’e erdim
Cümle evliyaya ben rehber oldum
Cibril-i Emin’e sağdaş idim ben
Sülb-ü pederimden Ahmed-i Muhtar
Rehnümalarından erdi Zülfikar
Cihan varolmadan Ehl-i Beyte yar
Kul iken zat ile sırdaş idim ben
Tefekkür eyledim ben kendi kendim
Mucize görmeden imana geldim
Şahimerdan ile Düldül’e bindim
Zülfikar bağladım tığ taşıdım ben
Sekahüm hamrinden içildi şerbet
Kuruldu aynicem ettik muhabbet
Meydana açıldı sırrı hakikat
Aldığım esrarı çok taşıdım ben
Hidayet irişti bize Allah’tan
Biat ettik cümle Resülüllahtan
Haber verdi bize seyrifillahtan
Şahimerdan ile sırdaş idim ben
Bu cihan mülkünü devredip geldim
Kırklar meydanında erkana girdim
Şahivilayetten kemerbest oldum
Selman-ı Pak ile yoldaş idim ben
Şükür matlabımı getirdim ele
Gül oldum feryadı verdim bülbüle
Cem olduk bir yere Ehlibeyt ile
Kırklar meydanında ferraş idim ben
İkrar verdik cümle düzüldük yola
Sırrı faşetmedik asla bir kula
Kerbala’da İmam Hüseyin’le bile
Pakettim dameni gül taşıdım ben
Şu fena mülküne çok geldim gittim
Yağmur olup yağdım ot olup bittim
Urum diyarını ben irşat ettim
Horasan’dan gelen Bektaş idim ben
Gâhi nebi gâhi veli göründüm
Gâhi uslu gâhi deli göründüm
Gâhi Ahmet gâhi Ali göründüm
Kimse bilmez sırrım kallaş idim ben
Şimdi hamdülillah Şiri dediler
Geldim gittim zatım hiç bilmediler
Sırrımı kimseler fehmetmediler
Hep mahluk kuluna kardaş idim ben
Şiri
Yukarıdaki şiirin yazarı olarak bilinen "Şiri"nin tam adı bilinmiyor.
Son kıtanın ilk satırından hareketle "Hamdülillah Şiri" olarak bilindiği söylenebilir.
Birge'nin aktardığına göre "Horasan'dan gelen Bektaş idim ben" satırından hareketle Şiri'nin Hacı Bektaş olduğunu düşünen dervişler vardı.
(Bk. Birge, a.g.e., s. 125, dipnot 2).
Bir Türk kaynağında ise Şiri'nin Bektaş Çelebi olduğu öne sürülmektedir.
Yukarıdaki şiirde geçen ve büyük çoğunluğu Farsça ya da Arapça olan bazı sözcüklerin anlamı:
Ketmi adem: Varoluş/Yaradılış öncesinin gizli sırrı/yeşil kandili
Anasır: Unsurlar (Dört unsur veya Çar Anasır: ateş, hava, toprak ve su)
Nâr: Ateş
Bâd: Hava
Hâk: Toprak
Âb: Su
Libas: Giysi, (garments)
Hayrülbeşer: En iyi insanlar
Nebi: Peygamber
Beytullah: Tanrı Evi, Tapınak, Kâbe
El'aman dilemek: Merhamet dilemek
Ruhülkudüs: Kutsal Ruh (Holy Spirit)
Evliya: Veliler (Veli'nin çoğulu, Saints)
Cibrili Emin: Cebrail (Gabriels), Sadık Cebrail
Ahmed-i Muhtar: Muhammed (Ahmet the chosen)
Rehnümalar: Rehberlik edenler
Zat: Tanrı
Ehl-i Beyt: Ev halkı (People of The House), Muhammed Evi, özellikle Ali Evi
Şahı Merdan: Yiğitlerin Şahı (Prince of heroes)
Sekahüm hamrinden: Kevser Şarabı'ndan
Sırrı hakikat: Gerçeğin sırrı (Truth)
Esrar: Sırlar ("Sır" sözcüğünün çoğulu)
Hidayet: Doğru rehberlik, yönlendiricilik
Resulullah: Peygamber (Apostle of God)
İkrar: Söz vermek, and içmek, (confession)
Erkân: Yol kuralları (the rites)
Şahı Vilayet: Velilerin Şahı (Prince of Saintship)
Kemerbest: Kemer bağlamak
"Matlabımı getirdim ele": Aradığımı buldum
Ferraş: Süpürgeci, (Carpet-layer)
Urum: Rum (Anadolu)
Veli: Eren, ermiş kişi
İrşat etmek: Mürşidi olmak, mürşitlik etmek, yol göstermek
Birge, adı geçen kitabında Edip Harabi'nin Bektaşiler arasında oldukça ünlü olan nefesine de yerverir.
"Kafünün hitabı izhar olmadan
Biz bu kainatın iptidasiyiz"
(daha B ile E yokken, biz bu kainatın başlangıcıyız)
şeklinde başlayıp,
"Yok iken Ademle Havva alemde
Hak ile Hak idik sırrı müphemde
Bir gececik mihman kaldık Meryem'de
Hazreti İsa'nın öz babasıyız"
dörtlüğüyle devam eden Harabi'in bu nefesi, Şiri'nin "Cihan Varolmadan ketmi ademde" cümlesiyle başlayan yukarıdaki şiirinin bir taklidi ya da yorumu gibidir.
BÖLÜM IV
AĞUÇAN, MİNEYİK VE KARA PİR BAD OCAKLARI
Şecerelere göre soyları Ebu’l Vefa üzerinden İmam Zeynel Abidin’e, daha doğrusu O’nun oğlu Zeyd’e çıkan üç ocak vardır:
Ağuçan: Hozat’ın Bargin ve Elazığ’ın Sün köylerindeki ocaklar bu adla bilindiler.
Mineyik: Bu ocak Malatya’nın Arguvan ilçesine bağlı Mineyik (Kuyudere) köyündedir.
Kara Pir Bad: Bu ocak Divriği’nin Karakeban köyündedir.
Bu üç ocağın şecereleri Nejat Birdoğan’ın “Anadolu ve Balkanlarda Alevi Yerleşmesi” başlıklı kitabında yayınlandılar (Bkz. a.g.y., s. 209-238 ve 263-267).
Birdoğan’ın da işaret ettiği gibi bu şecerelere göre yukarıda adları geçen ocaklar, yani Ağuçanlılar, Mineyikler ve Kara Pir Bad’lar ünlü Ebu’l Vefa’dan gelmektedirler.
Bu şecereleri aşağıda topluca veriyor ve özet bir değerlendirme yapıyorum.
AĞUÇAN OCAĞININ SOYAĞACI
Bu şecerenin 1566’da Küfe’de yazıldığı ve 1759’da yine Küfe’de bir daha onaylandığı kayddediliyor.
İmam Ali, Hüseyin, Zeynel Abidin (Küçük Ali), Muhammed, Muhammed, Tac’ül Arifin Seyyid Ebu’l Vefa, Seyyid Ganim, Seyyid Osman, Seyyid Zeki, Seyit Salih, Seyyid Osman, Şerafeddin, Şeyhü’l Riyani, Seyyid İzzeddin, Seyyid Lokman Ebu’l Feyz, Seyyid Mahmut, Seyit İbrahim (bunun 1451’de yazıldığı söylenen şeceresi için Mineyikler kısmına bakınız), Seyit Muhammed, Seyit Temiz.
Bu şecerede Ebu’l Vefa’dan sonra iki farklı çizgi olduğuna işaret eden Birdoğan, bunları şöyle verir:
- Zeynel Abidin, Büyük Zeyd, Hasseyn, Ali, Muhammed Zeyd, Muhammed, Ebu’l Vefa.
-İmam Ali, (...), Hasan’ül Basri, Abdullah Selati, Muhammed, İbrahim Haşimi, Genceli Muhammed (Muhammed Gencevi), Tireli Muhammed (Muhammed Tırnevi), Hervli Naci (Nacid-dü’nil Herevi), Şeyh Muhammed Şembeki, Ebu’l Vefa (Tac’ül Arifin, ölm. 1017?).
Birdoğan’a göre bunlardan gerçek soyağacı ilkidir. İkincisi soyağacı değil, yol (tarikat) silsilesi olmalıdır.
MİNEYİKLİLER'İN SOYAĞACI
Ben, Birdoğan’ın aktardığı şecereye bazı tarihler ve açıklamalar ekliyorum. Parantez içinde itaalik yazılan yorumlar bana aittir.
Zeynel Abidin, Ebül Hüseyin Zeyd el-Şehid (ünlü Zeyd. Ölm. 740), Hüseyin zül Ebra (Veli Baba Menakıbı’nda Hüseyn Züd-Dema. Zeyd’in soyu bu oğlundan yürüdü. Ölm. 760), Ebül Hüseyin Yahya (Yahya el-Ardeşiri olmalı. Ölm. 815/833?), Hasan el-Fakih (Veli Baba’da Yahya el-Ardeşiri’nin oğullarından biri olarak gösterilen El-Hasan-üz-Zahid olmalı), Muhammed el-Zahid (9. veya 10. yüzyılda Malatya’ya göçtü), Ebül Kasım el-Hüseyin, Muhammed, Ali, Zeyd, Muhammed/Mehmed (Abbas adı hariç, bu Muhammed/Mehmed’den Salih’e kadarki adlar kısmen farklı şekilde Ağuçan şeceresinde de mevcutturlar), Muhammed, Seyyid Ganim, Seyyid Hamis, Seyyid İmad, Seyyid Abbas, Zeki, Salih (Ağuçan ve Mineyik soyağaçlarının kopuştuğu kavşak her ikisinde en son ortak ad olarak görünen Salih olabilir), İmad, İmad, Hüseyin, Seyit Ganim, Celal, Yusuf, Ahmed, Ganim, İbrahim, Mahmut, İbrahim, Seyit Mahmut (Molla Mahmud), Mustafa, Mahmut (Üsküdar Karacaahmet’te medfun. Ölm. 1889), Hüseyin (Malatya Arguvan’a bağlı Mineyik köyünde medfun), Mehmet Orhan, Muharrem Naci Orhan (halen yaşıyor).
Mineyik soyağacında bazı ek veya yan şecerelere de yerverilir. Bunları da aktarmakta yarar vardır.
1451’de yazıldığı söylenen “Seyit İbrahim’in nesebi”: Zeynel Abidin Ali El Asgar, Mürteza Ekber Zeyd, Hasan, Ali, Zeyd, Muhammed, Ganim, Ganim’in oğulları Ebu’l Vefa ve Abbas.
Bu şecerede Ebu’l Vefa’nın kardeşi olarak gösterilen Abbas b. Ganim’in soyu şöyle devam eder:
Şerefüddin Hüseyin, İzzeddin, Lokman, Muhammed, İbrahim.
Bu şecerenin İbrahim’e ait olup 1451’de yazıldığı söylenmektedir.
Burada geçen Şerefüddin Hüseyin’den İbrahim’e kadarki isimler Ağuçan şeceresinde de aşağı yukarı aynen mevcutturlar.
Yukarıda bahsini ettiğim yan şecerede Ganim’in diğer oğlu olarak gösterilen Ebu’l Vefa’nın şeceresi ise şöyle verilmektedir:
Ebu’l Vefa, Halil, Ali, Seyit İzzeddin.
Bir diğer ek şecere Ebu’l Vefa soyundan geldiği söylenen Mineyik köyünden Seyit İbrahim b. Mahmut b. Tahir b. Mahmut b. İbrahim’e ait olup aşağıdaki gibidir (Adem’le başlatılan bu şecerenin Adem’den İmam Ali ve Zeynel Abidin’e kadarki kısmını atlayarak sadece sonrasını aktarıyoruz):
Ali Zeynel Abidin, Ebül Hüseyin Zeyd Esşehid, Hüseyin, Yahya, Hasan, Muhammed Zahid, Hüseyin, Muhammed, Ali, Zeyd (Zeyd Esşehid’den bu Zeyd’e kadarki kısım için Veli Baba Menakıbı’ndaki versiyona da bakılabilir), Muhammed, Ebü’l Vefa, Ganim, Hamis, İmad, Abbas, Zeki, Salih, İmad, Hüseyin, Ganim, Celal, Yusuf, Ahmed, Alim, İbrahim, Mahmud, Tahir, Mahmud, Seyit İbrahim (bu şecere miladi 1586 veya 1783’te bu Seyit İbrahim’e verilmiştir).
Mineyik soyağacında burda adı geçen Seyit İbrahim’in amcası Seyit Muhammed’e 1792’de Kerbela’da verildiği söylenen seyitlik belgesi de bir ek şeceredir (paranez içindeki itaalik açıklamalar bana aittir, SC):
Ali, Abdullah el-Hüseyni, Ali Zeynel Abidin, Zeyd Esşehid (ünlü Zeyd), Ebu’l Hüseyin (Hüseyin züd-Dema), Hüseyin, Yahya (Yahya el-Ardeşiri), Hasan (El Hasan üz-Zahid), Muhammed Zahit, Hüseyin, Muhammed, Ali, Zeyd (Veli Baba’daki Zeyd-i Rabi olmalı), Muhammed, Ganim (Mineyik şeceresine göre Ebu’l Vefa’nın kardeşidir), Hamis, Abbas, Zeki, Salih, İmad, Hüseyin İmad, Ganim, Celal, Yusuf, Ahmet, Ganim, İbrahim, Mahmut, Tahir, Mahmut, Tahir, Seyit Muhammed (Mineyik köyünden olup 1792’de bu belgeyi alan kişi).
Mineyik şeceresinin içerdiği tüm bilgiler bundan ibaret. Birdoğan’a göre Mineyik dedeleri gerçekte Ebü’l Vefa’nın kardeşi olduğu anlaşılan Ganim’in soyundan inmedirler. Ama Ebü’l Vefa soyundan olduklarını iddia eder ve şecerelerini onun üzerinden Zeyd ve Zeynel Abidin’e dayandırırlar.
KARA PİR BAD'IN SOYAĞACI
Bu kısımda aşağıdaki birkaç soyağacı verilmektedir.
İlk nüshasının Miladi 1054’te yazıldığı ve Hüseyin Kaki’ye ait olduğu kayddedilen bu soy kütüğünde Şeyh Malik Namus’un nesebi şöyle verilir (Burdaki adların başında “Şeyh” ünvanı vardır. Hz. Muhammed’in amcası Abbas üzerinden Muhammed Şembeki’ye kadarki isimler sayıldıktan sonra şöyle sürer):
Mehemmed Şembeki, Rüstem, Habib, Ahmed (Samed?), Sinemil, Ali, Muhammed, İsa, İlyas, Bayram, Rüştü, Hıdır (Şeyh Hıdır).
Ebu’l Vefa’nın soyunu M. Şembeki üzerinden Muhammed’in amcası Abbas’a dayandıran bu belgenin 1248/1256’da Necef’te burda adı geçen Şeyh Hıdır’a verildiği söylenmektedir.
“Samed” adıyla ilgili olarak bir not düşmekte yarar var:
J. K. Birge, 1937’de yayınlanan “The Bektashi Order of Dervishes” adlı kitabında “Abdal Samad”dan sözeder. Seyit Ali Sultan Vilayetnamesi’nde Abdal Samad’ın Hacı Bektaş’tan kılıç kuşanıp Sultan Orhan’a gittiği ve Rumeli fethine katılan kırk kahramandan biri olduğu söylenir.
Kara Pir Bad şeceresindeki bir diğer soyağacı şöyledir:
Muhammed Mustafa, Ali b. Ebi Talib, Şeyh Hasan’ül Basri, Şekerli Şeyh Abdullah, Genceli Şeyh Muhammed, Tirnevli Şeyh Muhammed, Nahrulu Şeyh Muhammed, Hurlili Şeyh Ebu Bekir, Şeyh Muhammed Şembeki, Şeyh Salih, Taha ve Yasin soyunun özü Seyit Ebü’l Vefa, Seyyid Salih, Seyyid Umman, Seyyid Şerefeddin, Seyyid Lokman, Seyid Hamis, Seyid İbrahim.
Miladi 1520’de yazıldığı ve “Şeyh oğlu Şeyh Salih”e ait olduğu söylenen bir diğer soyağacı (babadan oğula):
Şeyh Üveys’ül Karrani, Şeyh Zulel, Şeyh Şerefeddin Gelinci, Basralı Şeyh Ahmet, Zaylı Şeyh Bedi, Şeyh Abbas, Şeyh Rıza, Şeyh Hasan, Şeyh Mansur, Hurzalı Şeyh Muhammed, Küfeli Şeyh Ahmet, Süleyman Darrani’nin iki oğlu, Şeyh Yahya, Şeyh Bal, Şeyh Ali, Şeyh Muhammed, Şeyh Salih (şecere sahibi kişi bu olmalı. SC), Şeyh Hasan, Şeyh Muhammed, Musa, Şeyh Nasr/Nasır, Şeyh Seyyid Ahmet.
İlkin Miladi 1253’te, daha sonra Temmuz 1597’de yazıldığı söylenen babadan oğula bir başka soyağacı (parantez içi itaalik ekler bana aittir. SC):
Adnan, Nezareyn, Nadr, İlyas, Mudrik, Kenan (?), Nadr, Malik, Küheyr, Galib, Lüeyy, Mürra, Kilab, Kusay, Abd-i Menaf, Haşim, Muttalib, Abdullah, Hz. Muhammed Abdullah (Peygamber), İmam Ali-fatımatü’z Zehra, Seyit Hüseyin (ölm. 680. Kerbela), Seyit Zeynel Abidin (ölm. 712), Seyit Muhammed Bakır (ölm. 731), Seyit Cafer (ölm. 765), Seyit Muhammed, Seyit Hüseyin, Seyit Musa, Seyit Hüseyin Muhammed, Seyit Ahmet, Seyit Hüseyin Gazi, Seyyid Hüsameddin Assali (Balcı), Seyit Yahya, Seyit Zeynel, Seyit Halil, Seyit Hüsameddin (Yıl: Miladi 1253).
Kara Pir Bad soyağacındaki diğer bilgiler:
Seyit Rüstem, Seyit Ali, Şeyh Seyyid, Şeyh Akil (Miladi 1607’de Şeyh Akil’e yetki verilmiş).
Yetki verilen diğerleri:
Şeyh Musa’nın oğlu Şeyh Veli ve kardeşlerine, Şeyh Nasrüddün oğlu Şeyh Bad’a, Şeyh Muhammed’in oğlu Şeyh Musa oğullarına yetki verildiği kayddediliyor.
Yetki verilenlerden bir diğeri olan Şeyh Hasan’ın şeceresi şöyle verilmektedir (babadan oğula):
Şeyh Püsribad, Şeyh Ali, Şeyh Muhammed, Şeyh Salih, Şeyh Hasan (yetki verilen kişi).
Yetki belgelerinin altında Şeyh Abbas Pirbad’ın oğlu Hıdır’ın imzası var (M. 1607).
Bu belgenin sahibi Divriğili Hıdır (Seyit Hıdır)’ın soyağacı aşağıdaki şekilde verilir:
Seyit Yusuf, Seyit Ahmet, Seyit Muhammed, Seyit Pirbad, Seyit Yusuf, Seyit Hıdır (Belgenin sahibi. Miladi 1612).
Seyit Ahmet’in babası Şeyh Nasrüddin’den sözedilir ve onun soyunun “Tac’ül Arifin Seyyid Ebul Vefa Fazl”a, yani ünlü Ebul Vefa’ya ulaştığı belirtilir.
Bir de Seyit Lokman adı geçer ve şeceresi verilir:
Seyit Lokman, Seyit Mahmut, Seyit İbrahim (soy zincirini bu Seyit İbrahim’e “Ebü’l Fazl”ın ulaştırdığı not edilir).
Kara Pir Bad soyağacının en sonunda tanıkların imzaları var (Tarih: M. 1611).
İmzacı tanıklar şu cemaatlerdir: Bayramlı, Kebanlı, Eski Arapgirli, Baba Kork, Mişeylu, Karaçorlu, Bacallı, Halilli, Dükkanlı (Dihkanlı), Halı, Körkeşan, Kılıçlı, Canbeğli.
Tanıklar arasındaki Dersim aşiretlerinin bulunduğu açıktır.
Kara Pir Bad soyağacının en sonunda bu belgenin M. 1747’de yazıldığı ve Sivas’ın Divriği ilçesinin Karakeban köyünde oturan Seyit İbrahim’e (Şeyh Şükrü ve Şeyh Cafer’in anılan soyu için) verildiği kaydı vardır.
ÖZET BİR ANALİZ
Ağuçan, Mineyik ve Kara Pir Bad şecereleri, bana bir ve aynı soyağacının değişik versiyonları olarak görünüyorlar.
Adı geçen şecerelerdeki ortak kavşakları tespit edip, bu ortak kavşaklardan geriye ve ileriye yürümeyi denedim.
Bu şecerelerdeki merkez halka şöyle belirdi:
Muhammed, O’nun oğulları Ebu’l Vefa ve Ganim, Ebu’l Vefa’nın oğlu Ganim ve Ganim’in oğlu Hamis.
Kara Pir Bad soyağacında Ebu’l Vefa’nın adı “Tac’ül Arifin Seyyid Ebül Vefa Fazl” şeklinde geçmektedir.
Ağuçan ve ilişkili diğer şecerelerde geçen Muhammed, Seyit Ebu’l Vefa ve Ebü’l Vefa’nın torunu olarak anılan Seyit Khamush (Seyit Hamis?)’un adlarına Ehli Hakk’ın seyitler veya ocaklar listesinde de rastlıyoruz (Bkz. EI, Ehli Hak Maddesi, Minorsky). Bir versiyonda Ebu’l Vefa Sultan Sohak’ın yedi oğlundan biridir. Başka deyişle Ebu’l Vafa Ehli Hakk’ın en ilk yedi ocağından birinin kurucusu ve isim babası olarak gösterilmektedir.
Buradan hareketle Ebu’l Vefa’nın Ehli Haklar ve Goranlar’la bağlantılı olduğu veya sonraları Ehli Hak saykılına dahil edildiği düşünülebilir.
TACÜ’L ARİFİN SEYİT EBÜ’L VEFA
Ebu’l Vefa adı Ağuçan, Mineyik ve Kara Pir Bad şecerelerinin hepsinde de geçmektedir.
Fuat Köprülü Ebu’l Vefa’nın adını “Seyyid Ebu’l-Vefa-yi Kürdi” veya “Ebü’l Vefa-i Bağdadi” diye yazar ve Mevlana’nın halifelerinden Çelebi Hüsameddin Hasan’ın Mevlevi geleneğine göre Şeyh Ebü’l Vefa-i Kürdi’nin neslinden olduğunu aktarır (Bkz. , Köprülü, İlk Mutasavvıflar, s. 193, dipnot 63).
Hüsameddin Çelebi (1225-1284); Eflaki’de Urmiyeli (Rumiyeli), Şafii ve “Kürt” olarak tanıtılır.
Tahsin Yazıcı da Eflaki’nin Arifler’in Menkıbeleri’ne yazdığı önsözde, asıl adı “Kâkis” olan Ebü’l Vefa’nın aslen “Kürt” ve Urmiyeli olduğunu söyler. O’nun anlatımına göre Irak’taki “Kürt” kabilelerinden birine mensuptur. Başlangıçta bir eşkiya iken “Şeyh Muhammed Şanbeki” (J. Spencer’de 10’uncu yüzyılda yaşadığı söylenen “Ebu Muhammed Abdullah Talha ash-Shunbuki”) tarafından tövbe ettirilip tarikata alınmış, zamanla Irak’ın meşhur şeyhlerinden biri olarak öne çıkmıştır. Eflaki’de Hüsameddin Çelebi’ye ait olduğu söylenen “Kürt olarak yattım, Arap olarak kalktım” sözü bir rivayete göre Ebü’l Vefa tarafından söylenmiştir.
Bataih’te “Tacü’l Arifin” diye ünlenen Seyit Ebü’l Vefa (ölm. 1017 veya 1107), Vefailiğin kurucusu olarak bilinir. Babailik, bazı kaynaklarda Vefailikle ilişkilendirilir. Ünlü Baba İlyas, Ebü’l Vefa’nın halifesi olarak tanıtılır.
J. Spencer Trımıngham’ın “The Sufi Orders İn İslam” (Oxford, 1971) başlıklı eserinde Ebü’l Vefa’nın 1026-1107 tarihleri arasında yaşadığı söylenir. Bağlantılı olduğu tarikat çift adla “Shunbukiyya-Wafa’iyya” olarak adlandırılır (Bkz. a.g.y., s. 41-50).
AĞUÇAN’IN KİMLİĞİ
Merkezleri Bargini köyü olan “Ağuçan seyitleri”nin dört kolundan sözedilir.
Mir Seyit (Mehmet Nuri’de Mürşit): Mezarı Çemişgezek’in Ulukale köyündedir.
Köse Seyit: Evlenmediği (mücerret olduğu) söylenir. Mezarı Çemişgezek’in Ulukale köyündedir. Burdaki ocağı o kurmuştur.
Seyit Mencek: Mezarı Hozat’ın Bargin köyündedir. Barginliler, Seyit Menceklidir.
Koca Seyit: Mezarı Sün köyündedir.
Ağuçan ocağının kuruluşuna ilişkin bir söylencede bu ocağı Horasan’dan (bundan İran’ı, özellikle Batı İran’ı anlamalı) gelip Elazığ’ın Sün köyüne yerleşen yukarıdaki dört kişinin kurdukları söylenir.
M. Nuri Dersimi’nin aktardığına göre “Ağuçan seyitleri”, Zeynel Abidin soyundan geldiklerini öne sürmüşlerdir. Şecereler de onları Zeyd ve Ebu’l Vefa soylu gösterir. Bence, bu ocağın başlangıçta Ezdi olup İslami etkiler sonucunda kendisini Zeyd-i adı altında gizlemiş olması ciddi bir olasılıktır.
“Ağuçan” adının bir lakap olduğuna işaret eden M. Nuri, O’nun gerçek adını “Şeyh Mahmut (Seyit Mahmut)” veya “Seyit Hasan” olarak kayddetmekte, bir Hacı Bektaş halifesi olduğunu yazmaktadır (Bkz. M. Nuri Dersimi, Hatıratım, s. 120-126).
Ağuçanlı ve Barginli Hayri Cihan (Aşık Baba)’ın aktardığı rivayete göre ise Ağuçan’ın gerçek adı “Seyit Mencek”tir. Aşık Baba, bu adı “Seyit Mencek İrfani” veya “Seyit Mencek Urfani” olarak yazmaktadır. O’nun aktardığı rivayet Ağuçan’ı 11’inci yüzyıl Selçuk istilası, özellikle Mervani Devleti’nin yıkılış süreci ile ilişkilendirir. Bu devletin yıkılışını doğru bulmadığı, bu yüzden bu sıralarda zindana atılan dervişlerini kurtarmak için Diyarbekir’e gelerek Alaaddin Keykubat huzurunda Ağu içip serçe parmağından bal olarak akıttığı söylenir (Mervani Devleti döneminde Alaaddin Keykubat diye biri yoktu. Bu ad destanlarda Selçuklular’ın kollektif adı olarak kullanılır. O nedenle biz Alaaddin Keykubat’tan 11’inci yüzyıl Selçukluları’nı anlamalıyız). Rivayet “Ağuçan” lakabını bu kerametten çıkartır ve Bargin köyünün Selçuklular tarafından kendisine vakıf olarak verildiğini söyler. Bu aynı rivayete göre yine bu sıralarda Urfa’da (bir başka versiyonda ise Bağdat’ta) “Gülhaniler/Gülaniler” tarafından fırına atılmış, ama yanmadığı gibi, sakalı-bıyığı buz içinde çıkmış, böylece Gülaniler’i ıslah etmiştir. Burdaki Gülaniler adı olsa olsa Ukayliler’e veya Gilaniler’e referanstır.
Ağuçan’ı 11’inci yüzyıla yerleştiren ve gerçek adını da “Seyit Mencek” olarak veren bu rivayet, bence Ağuçan’ın kimliğini tespitte en değerli ipucudur. Benim bu rivayetten çıkardığım sonuç, Ağuçan, daha doğrusu Seyit Mencek adının Mengücek Gazi’ye referans olduğudur. Geleneğin referansı Mengücekler'dir (Mencek-oğulları). Burada anlatılan şey, Mengücekler’in Dersim’e gelişidir. Kısacası, Ağuçanlılar Mengücekler'dir (1071-1252). En büyük ihtimal budur.
Hayri Cihan’ın aktardığı gelenekte Diyarbekir ve Urfa’nın yanısıra Erzincan, Kemah, Dersim ve Sivas’la bağlantılardan sözedilmektedir ki, bu da vardığımız sonucu destekler yöndedir.
Ama Ağuçan geleneği karşılıklı karışmaların etkisiyle Danişmendiler’e de kısmi referanslar içerebilir. Danişmend Gazi, destanlarda sık sık Battal Gazi ile özdeşleştirilir. Nitekim, Ağuçanlılar’a dair geleneklerde Battal-soyluluk iddialarına da rastlanır. Öte yandan, Danişmend emirlerinden biri “Aghusian” diye bilinir. Bu ad veya lakapla Ağsian, Agusian, Bağhi-Siyan, Yağisiyan gibi şekiller altında da karşılaşırız. Ağusiyan olarak bilinen bu Danişmend emiri, Danişmend Gazi’nin torunu ve Gümüştekin’in oğlu Melik Nizamü’d-Din Yağıbasan bin Gazi olabilir (Melik Yağıbasan, 1142-64). Melik Yağıbasan, kaynaklarda Karasi Beyliği’nin ceddi olarak gösterilir.
Fakat bahsini ettiğim gelenekteki veriler “Ağuçan” lakabıyla bilindiği söylenen Seyit Mencek'i ve Ağuçanlılar’ı daha çok Mengücek Gazi’yle ilişkilendirmektedir. Mengücek Gazi, Mengücekoğullarının (Mencekoğullarının) kurucusudur. Türbesinin Kemah’ta olduğu söylenen Mengücek Gazi, halk arasında bir veli/evliya olarak kabul görmüştür.
Aynı rivayette Seyit Mencek (Ağuçan)’in “Zeyd soyundan” olduğu söylenir ki, bence bu da Ezdiliğe referanstır. Mervani Devletinin kurucuları büyük olasılıkla sonradan Müslümanlığı benimseyen Ezdilerdi. Müslümanlığı benimseyince kendi geleneklerini değiştirdiler. Bunlardan Şiiliği benimseyenlerin orijinal adlarıni “Zeyd-i”ye dönüştürmüş olmaları mümkündür.
İrfani veya Urfani nisbesi, Urfa ve/veya Rıfai sözcükleriyle ilişkili olabilir. Bu, Ukaylilerle bir kontağa da işaret edebilir.
Mencek-oğulları’ndan Fahruddin Behramşah ünlüdür. Kirzioğlu’nun naklettiği bir rivayette Fahrüddin Behramşah, Saltuk’un kardeşi olarak tanıtılır.
Nazmi Sevgen’in “Zazalar ve Kızılbaşlar” adlı kitabında verdiği bilgiler de Mengücekler ile Saltukluları (Melkişileri) neredeyse bir ve aynı gösterir. Sevgen’in kaynaklarına göre Osmanlı devleti oluşmadan evvel, Erzincan ve Dersim havalisine “Menküçekler” hakimdi. Çemişgezek ve Sağman beyleri Mengücekler’den çıkmaydı. Buna kanıt olarak Eski Pertek ve Sağman’da halen yaşayan kalıntıları gösterir. Hozat’ın kuzeyindeki Sarı Saltık dağında Sarı Saltık’a izafe edilen sembolik türbenin Mengücek-oğulları’ndan Hüsrev Bey tarafından yaptırıldığını söyler. Hüsrev Bey’in kendisinin ise Dersim tarihinde önemli bir yeri olan Sağman köyünde defnedildiğini yazar (Bkz. a.g.y., s. 52).
KARA PİR BAD’IN KİMLİĞİ
Kara Pir Bad şeceresinde “Seyit Hüsameddin Assali (Balcı)” adı geçer. Bir Dersim rivayetinde O’ndan “Şeyh Hüsameddin Aseli” veya sadece “Şeyh Hüsameddin” olarak sözedilir.
“Asel”, bir lakaptır. Arapça’da “bal” anlamına geldiği söylenir. Böylece bu ad Şeyh Hüsameddin Bal olarak okunabilir. Şeyh Bal’ın kendisi veya O’nun soyundan biri olabilir. “Bal” sözcüğünün yer yer “Seyit” anlamlı kullanıldığını da hatırlatmam gerekir.
Yukarda bahsini ettiğim Dersim rivayetine göre Çemişgezek’in Pulur (Sakyol) köyü ve çevresi Şeyh Hüsameddin Aseli’ye vakıf olarak verilmiştir. Kerametleri arasında “duvar yürütmek”ten de sözedilir. Aynı rivayete göre Pulur (Sakyol) küyü halkı O’nun soyundan gelmedir.
Sonuç olarak üç ocağın (Ağuçan, Mineyik ve Kara Pir Bad) şecerelerinden ve diğer rivayetlerden hareketle “Kara Pir Bad” denen kişinin Şeyh Bal (Seyit Bal) ve/veya Şeyh Hüsameddin Aseli (Şeyh Hüsameddin Bal) olabileceğini düşünüyorum. Şeyh Hüsameddin ise, Urmiyeli ve Ebu’l Vefa neslinden olduğu söylenen Mevlana Celaleddin Rumi’nin müsahibi ve ikinci halifesi “Çelebi Hüsameddin Hasan” (Hüsameddin Çelebi, 1225-1284/6?) ile aynı kişi olabilir. O taktirde Kara Pir Bad’ın Ebu’l Vefa ile akrabalığında bir gerçek payı bulunduğu da ortaya çıkar.
Son olarak Bad ve Bal sözcüklerinin birbiri yerine kullanılmış olabileceğine işaret etmem gerekiyor. Örneğin Kara Pir Bad soyağacındaki şecerelerden birinde “Şeyh Bal” olarak geçen bir ad, bir diğerinde “Şeyh Püsribad” şeklinde görünüyor. Dolayısıyla Kara Pir Bad adının Kara Pir Bal veya Şeyh Karabal tarzında yorumlanması pekala mümkündür.
AĞUÇAN, KARA PİR BAD VE KARA DONLU CAN BABA ADLARI
Kara Pir Bad ve Kara Donlu Can Baba aynı kişi olmalılar.
Hayri Cihan’ın aktardığı rivayette “Karadonlu Can Baba”, Ağuçan’ın kendisi değil torunu olarak görünürse de, bunların da bir ve aynı kişiye referans olması pekala mümkündür.
Karadonlu Can Baba, rivayette Hacı Bektaş’ın çağdaşı ve halifesi gibi tanıtılır. Moğollar peryodu ve Kemah’la ilişkilendirilir. Mucizeleri arasında bir keşişi birlikte alıp kaynayan kazana girmek ve zehir içmek gösterilir. Böylece Kemahlı keşişleri “ıslah” eder.
Rivayet, kazanda kaynarken “donuna is bulaştığı” için kendisine “Karadonlu” dendiğini söylerse de, popüler etimolojinin bir cilvesidir bu. Kerbela şehitlerinin yası için hep “karadon” giydiğinden kendisine bu lakabın verildiği de doğru olamaz.
Bence bu sözcüğün “Karadonlu” değil, “Karatonlu” olması daha büyük olsılıktır. Bahsi edilen kişi bir din adamıdır, ruhanidir. “Karatonlu” sıfatı, O’nun giydiği elbisenin rengine (kara-elbiseli, kara-kılıklı), başka deyişle rahipliğine/ruhaniliğine işaret olmalıdır.
Kara Pir Bad adına Kara Bad, Kara Pirvat veya Pir Bad şekilleri içinde de rastlarız.
Bunların “Surp Karapet (Surp Garabet)” adındaki Karabet/Karabet ile benzerliği dikkat çekicidir.
Karadonlu Can Baba ve Ağu-çan adlarının aslı Can (John) veya Çan olabilir. İkisinde de ortak bir Can (Çan) öğesi var gibidir.
“Can” veya Çan sözcüğü, etnik Çan adının yanısıra, “John” (Yahya) ismini hatırlatır.
Tam burada Surp Karapet’in John the Babtist, yani Vaftizci Yahya olduğunu hatırlamak gerekir.
Özetle:
Ağuçan, Kara Pir Bad ve Karadonlu Can Baba gibi adlar veya lakaplar, bana eski ve geç inanç katmanlarının, eski ve geç inanç önderlerinin ve bunların öykülerinin birbirine karışmasını hatırlatıyor.
SÜLEYMAN DARRANİ
Bu isim, Kara Pir Bad ocağının soyağacında geçer. O’nun ilk sufiler arasında hayli ünlü olan “Ebu Süleyman Darrani” ile ilişkili olduğu açıktır.
Ebu Süleyman Darrani, Şamlı’dır. Kaynaklarda 830 yılında öldüğü kayddedilir. Maruf Kerhi (ölm. 816)’nin haleflerinden biri gibi görülür. Zü’l-Nun (Dhu-al-Nun, ölm. 860) ile birlikte Sufizm öğretisinin kurucuları arasında anılır. Ebu Süleyman Darrani ve Zü’l-Nun, yaşamlarını Suriye ve Mısır’da geçirmişlerdir. İranlı olmadıkları tahmin ediliyor. Bunlardan Zü’l-Nun (Zü’l-Nun al-Mısri), bir Malamati seyidi olup “Zındık” olarak görülmüştür.
Az önceki kısımlarda Ağuçan, Mineyik ve Kara Pir Bad şecereleri konusunda özet bir değerlendirme yaptım. Bu değerlendirmede adı geçen ocaklarla ilişkili rivayetlerden de yararlandım.
Bu konuda yararlanılması gereken önemli kaynaklardan biri de yine Zeyd-soylu olduğunu söyleyen Veli Baba’nın Menakıbı’dır. Ağuçan, Mineyik ve Kara Pir Bad şecerelerinin daha doğru analizi için mutlaka bilinmesi gerektiğine inandığım bu kitaptaki verileri aşağıda özet bir biçimde sunmaya çalışacağım.
VELİ BABA MENAKIBI
Can Yayınları arasında “Veli Baba Menakıbnamesi” adıyla çıkarılan (Mart 1993) bu kitabın çevirisi “Dede Baba” ünvanlı Doçent Dr. Bedri Noyan tarafından yapılmış. Çeviri oldukça karışık ve kötü. Kopukluklar oldukça fazla. Bedri Noyan, kendi notları ve kendisinin “Kuran” çevirisinden yaptığı alıntılar ile asıl metni öylesine karıştırmış ki, neyin Veli Baba’ya neyin Bedri Noyan’a ait olduğunu ayırmak bir problem. Şecere tablosu ile metin arasında bir mukayese bile yapmadığı anlaşılıyor. Tablo ile metin arasında tam bir tutarlılık kurulamamış. Anlatılanı anlamaya gayret etmeden önyargılı bir çeviri yapılmış. “Silik” veya “okunamadı” denilerek atlanan yerler okuyucunun tamda bilmek isteyeceği türden. Böyle bir kitaptan herkesin yararlanması pek olası değil. Biraz da bu yüzdendir ki böyle bir özete ihtiyaç duydum.
Veli Baba Menakıbı’nda Zeyd soyunun ve bu soydan geldiğini öne süren bir evin/dergâhın şeceresi ile Arap (Abbasi)-Bizans ve Osmanlı-Bizans savaşları ortamında yaşanan öyküsü anlatılıyor.
Aşağıda bu kitaptaki en gerekli bilgileri şeceresel ve kronolojik bir düzende toparlamaya çalıştım. Hicri tarihleri Miladi’ye kendim çevirdim ve bazı ek bilgiler ve yorumlar ekledim.
Ali (599-661): (...)
Hüseyin (626-680): (...)
Zeynel Abidin (659-719): (...)
Zeyd (künyesi: Eb-el-Hasan) (ölm. 740): Zeydiliğin kurucusu. 740 yılı Ocak’ında isyan etti. Küfe’de öldürüldü. Kaynaklar O’nun Yahya, İdris, Muhammed ve Hüseyin Züd-dema/ibre adlarında dört oğlundan sözederler. Bunlardan Yahya, babası öldürülünce Horasan’a sığınıp orada bir isyana öncülük etti. 743’te yenildi ve öldürüldü. Deylem’le bağlantıları vardı. Zeyd’in soyu Hüseyin Züd-dema üzerinden yürüdü.
Hüseyin-i Züd-dem’a (ölm. 760’lar): Mineyik şeceresindeki “Hüseyn-i Zül Ebra olmalı.
Yahya el-Ardeşiri (Yahya): Hüseyin Züd-dema’nın oğlu. 762/3’te bir isyanı var.
Muhammed-ül Asgar el-Ardeşiri v-el-Aksasi (ölm. 815/833?): Yahya’nın büyük oğlu. Aksas, Küfe’nin bir köyüdür. Aksasi nisbesi buradan gelme.
Ali-yyüz-Zahid (Ali-yyül Medeni, ölm. 901?): Veli Baba’nın anlatımına göre önce Medine’den Küfe’ye ve Bağdat’a, buradan da Abbasiler döneminde ve/veya Ömer neslinden olan Malatya Emiri zamanında tüm ailesiyle birlikte Malatya’ya göçmüştür. Veli Baba’nın mensup olduğu kol, sonraları Malatya’dan Hamid Sancağı (Isparta)’na göçeder. Ağuçan, Mineyik ve Kara Pir Bad şecereleri ile Veli Baba’nın anlatımı birleştirilerek düşünülürse, Veli Baba Dergâhı da dahil tüm bu ocakların tarihinin Güney Irak’tan Malatya’ya yapılan bu göçle başladığına inanmak gerekir. Ağuçan, Mineyik ve Kara Pir Bad şecerelerindeki bilgiler ve Veli Baba Menakıbı bu ocakların Güney Irak ile (özellikle Küfe ve Kerbela ile) ilişkilerine yeterince açıklık getirirler. Buna rağmen yukarıdaki göçün ne kadar tarihsel olduğu konusunda kesin konuşulamaz. Ama Veli Baba’nın bahsini ettiği göçün tarihini saptayabiliriz. Ömer neslinden Malatya Emiri zamanında ifadesi bu konuda yeterli ipucudur. Burda referans verilen kişi Bizans’a karşı isyan halindeki ünlü Pavlaki lider Karbeas’ın beş bin yandaşıyla birlikte kendisine sığındığı Abbasiler’in Malatya Emiri General Omar’dır (ölm. 863/864). Nazmi Sevgen, “Zazalar ve Kızılbaşlar” adlı kitabında bu Malatya valisinin adını “Ömer bini Abdullah” olarak verir ve halife Mütevekkil Allah zamanına yerleştirir. Kısacası Malatya’ya göçün tarihi 9’uncu yüzyıldır. Bu, Pavlakiler’le Abbasiler’in ittifak halinde Bizans’a karşı savaştıkları pek çok bakımdan önemli bir dönemdir. Bu yüzyılda Araplar, merkezleri Dersim (Divriği) olan Pavlakiler’e “El-Bialika” diyordu. Prof. Besim Darkot, “Tunceli Üzerine Coğrafi Görüşler” (1942/943, İst.) adlı yazısında Dersim’de “esrarlı bir cemaat olan Pavlikianlar’ın da torunları vardır” dedikten sonra şöyle devam eder:
“Son yıllarda bulunan eski bir vesika, Bizans tarihinde Chrysocheir adıyle yadedilen Ankara fatihini Kürşahr isimli bir müslüman olarak gösteriyor. Dersim’de bunlardan döküntüler (vardır)”.
Zeyd-i Râbi: (...)
El-Hasan Gazi: Veli Baba’ya göre bu El Hasan Gazi ünlü Battal Gazi’nin amcasıdır. Veli Baba’daki şecerede El Hasan Gazi’nin kardeşleri arasında “Muhammed” adında biri de anılır. Bir an için bu “Muhammed” ile Ebu’l Vefa’nın dedesi “Muhammed”in aynı oldukları varsayılırsa, Battal Gazi’nin babası (Hüseyin Gazi) ile Ebü’l Vefa’nın dedesinin kardeş olduklarını düşünmek icab eder. Bu varsayım Ebü’l Vefa soylu olduğunu söyleyen Ağuçan-Mineyik-Kara Pir Bad dedelerinin soyağacının burdaki Muhammed’den yürüdüğü, diğer kollardan bu noktada ayrıştığı anlamına gelir. Ama Battal Gazi’nin Zeyd’in soyundan olması zor. Zeyd, 740’te öldürüldü. Kaynaklarda Battal Gazi’nin de 740’ta öldürüldüğü kayddedilir. Bunlardan birinin diğerinin soyundan olması, hele hele Veli Baba şeceresindeki kuşaklara ait olmaları başka sorunlar bir yana, kronolojik bakımdan olanaksız görünüyor. Veli Baba’daki “Battal Gazi”nin efsanelerin ünlü Battal Gazi’si ile aynı olması imkansız gibidir. Olsa olsa bu adı veya lakabı kullanan bir başkası sözkonusudur. Bedri Noyan, M. Faruk Gürtunca’nın “Seyit Battal Gazi” adlı kitabında Veli Baba’nın büyük dedesi Hasan Gazi’nin Seyit Battal Gazi’nin kardeşi olarak tanıtıldığını not eder ki, bu da bu düşüncemizi destekler niteliktedir.
Ebi Cafer Muhammed (ölm. 902/3): Veli Baba Menakıbı’ndaki şecereye göre Battal Gazi’nin amcasının oğludur. Malatya’da hatiplik yapmıştır. Abbasi halifesi Mutedid zamanında (892-902) öldüğü söylenir.
El-Hasan Edibi (Eb-ül-Kasım, Uzun Hasan, ölm. 933) : Bağdat’ta oturduğu ve Abbasi halifesi Müktefi (902-908) tarafından Bizans’a karşı mücadele için Erzurum ve çevresinde görevlendirildiği söylenir. Halife Kaahir döneminde (932-934) “şehit” edildiği kayddedilir.
Kemal Eş-Şerif (ölm. 962): Babası ölünce Bağdat’tan Malatya’ya gelir. Halife Muti zamanında (946-974) öldüğü belirtilir. Burada okuyucuya 945/946’da Deylemli Büveyhiler’in Bağdat’a egemen olduğunu ve 1055’e kadar Abbasi devletini onların yönettiğini hatırlatmamız gerekir.
Seyit Hasan Eb-ül Kaasım (ölm. 991/2) : Halife Tayi dönemidir (974-991).
Muhammed (ölm. 1039): Halife Kaim dönemi (1031-1075).
Seyit Hamza (ölm. 1073/4): Malatya’da oturdu. Halife Kaim’e (1031-1075) karşı savaştı. Kerbela’da yakalanıp öldürüldü. Kaim ile birlikte 1055’te hilafet Selçuklular’ın hakimiyeti altına girdi. Büveyhiler (Deylemiler) dönemi kapandı.
Ali bin Hamza (ölm. 1141): Esir edilip Malatya’dan Bağdat’a götürüldü. Babası öldürüldüğünde serbest bırakıldı. Malatya’a geri dönüp “Bayındır” adındaki kente göçetti. Medine’de iken öldü.
El-Hasan-eş-Şair (Uzun Hasan, ölm. 1168) : Halife Muktazibi-errillah ve Müstencid zamanlarında Bizanslılar’a karşı Erzurum ve Kayser-i Ruma yapılan seferlere katıldı.
Zeyd-i Hâmis: (...)
El-Hasan el-Gazi (ölm. 1196): Abbasi halifesi tarafından Malatya’dan Bizans üzerine seferlere yollandı. Konya havalisi (Eğridir), Ulubor, Kiçibor, Tatar Han, Sart, Uluköy (İt Kara Şehri) ve Çan Kinisa taraflarına seferler yaptı. Bizanslılar’la yaptığı bu savaşlarda öldürüldü.
El-Gazi Hüseyin Paşa (ölm. 1242/1258?): Ulubor kalesi üzerine sefere katıldı. Daha sonra Moğollarla yaptığı savaşlarda öldü. Mezarı Uluköy’de.
Zeyd-eş-Şehid (Eş-Şehid Fi karye-i Uluköy, ölm. 1293): Ulubor’da bir düşman pususunda öldüğü ve Kara Bey’de gömüldüğü söylenir.
Ca’fer (ölm. 1282?): İlk Osmanlı padişahı Osman zamanında (1299-1324/6), “Ehl-i Beyt”ten kuvvet toplayıp İnegöl, Kara Hisar (Karaca Hisar) ve Bilecik Kalesi üzerine yapılan Osmanlı seferlerine katıldığı söylenir.
Veli Baba’da bu Cafer’in Ali El Gazi (Pir Uzun Er) ve Karaca Ahmet Veli adlarında iki oğlunun adları verilir. Bu şecerenin en gizemli yerlerinden biri burdan sonrasıdır.
Seyyid Ali Gazi (Ali El-Gazi, lakabı: Pir Uzun Er, 1290-1365?): Karaca Ahmet Veli’nin kardeşi. Veli Baba’daki şecere Zeyd soyunu Karaca Ahmet Veli’den değil, O’nun kardeşi olduğunu söylediği Seyyid Ali Gazi (Ali El-Gazi)’den yürütür. Seyyid Ali Gazi’nin Hacı Bektaş’ı irşad ettiği veya O’ndan irşad aldığına ilişkin net olmayan ifadelere yer verir. Anlaşıldığı kadarıyla burdaki Seyit Ali Gazi’nin Hacı Bektaş’tan sonraki Bektaşi tekkesi postnişini Seyit Ali Sultan olduğu anlatılmak istenir. Hızır, El-Hasan el-Hadi ve Cafer adlarında üç oğlunun adları verilir. Osmanlı padişahı Orhan döneminde Ece Bey, Fazıl Bey, Hacı İl Bey, Evranus Bey ve diğer gibi Karasi/Balıkesir savaşçıları eşliğinde Şehzade Süleyman’ın Gelibolu ve Rumeli seferine katıldığı anlatılır (1352/6). Veli Baba, kendi ceddi olarak referans verdiği bu Seyit Ali Gazi’nin bir menakıbı olduğunu not eder (a.g.y., s. 227).
Geçerken not edelim ki, Balım Sultan (Hızır Bali?), bazı kaynaklara göre Seyit Ali Sultan’ın oğludur. Bir askeri kaynakta Balım Sultan’ın Sarı İsmail Sultan diye bilindiği söylenir.
Ca’fer (Lakabı: Gül Battal, ölm. 1352/6?): Ali El Gazi’nin oğlu. Şehzade Süleyman’ın Gelibolu seferine katıldığı ve bu sırada “şehit” olduğu söylenir.
El-Hüseyn el-Gazi (ölm. 1352/6): Gelibolu seferinde öldürüldü.
Cafer-is-Sadık el-Alevi (ölm. 1464): Bunun kardeşi El-Hüseyin’in “Ak Şemseddin Veli” adında bir oğlundan sözedilir. Bu Akşemseddin’in İzmid’de gömülü olduğu kayddedilir.
El-Hüseyn el-Veli-el-Meşhur (Salıncak/Yalıncak Dede, ölm. 1507): (...)
Veli-yyeddin el-Gazi el-Meşhur bi Veli Baba (Seyyid Veli Dede, ölm. 1552): Yavuz Sultan Selim ve Kanuni zamanlarında yaşadı. Veli Baba’ya göre “Cezayir-i Arap” (Arap Yarımadası)’ta çok kerametleri görüldü. Mezarı Uluköy’de.
El-Hüseyn-el-Veli (El-Meşhur Veli Dede): “Cezayir sahilinde medfun”.
Es-Seyyid Veli (El-Meşhur bi Veli Baba, ölm. 1647): Veli Baba Menakıbı’nın yazarı şeceredeki bu Veli Baba olmalı. “Eşkiya” olarak tanıtılan Kara Haydaroğlu Mehmet tarafından öldürüldüğü söylenir. Mezarı Uluköy (Uluğbey)’dedir.
Veli Baba dergâh sahibidir. Uluköy’deki bu dergâhtan Seyit Veli Baba Dergâhı/Zaviyesi olarak sözedilmektedir. Kendi menakıbında Veli Baba, “Dünbek-oğulları”, “Kara Ahmed-oğulları” ve “Safi-Koca oğulları” ile aralarındaki husumete değinir.
ÜÇ ŞECEREDEKİ ÜNLÜ SUFİLER
Gelenek İslamda sufizmin Ali ve Ebubekir zamanında doğduğunu, ilk Sufi toplulukların bizzat onlar tarafından oluşturulduğunu öne sürer. Bu ne kadar doğru bilinemez. Ama İslami örtüler altında görünen Sufi çevrelerin kendi tarikat/yol silsilesini Ali ya da Ebubekir’e dayandırdığı bir vakaadır.
Dersim Sufizmi’nde yol şeceresi farklı imamlar üzerinden Ali’ye ulaştırılır. Örneğin burada ele aldığımız Dersim derviş ocaklarından Ağuçan, Mineyik ve Kara Pir Bad şecerelerinde Zeynel Abidin veya oğlu Zeyd üzerinden yürünür.
Sufizm adı verilen dinsel akım M.S. 7.-12. yüzyıllar arasında özellikle aşağıdaki isimlerin adı veya anısı etrafında doğmuştur:
Hasan Basri (ölm. 728), Cabir ibn Hayyam (776), İbrahim Ethem (777), Rabia El-Adaviya (717-801), Maruf Kerhi (ölm. 815), Dhu-El-Nun (ölm. 860), Bayezit Bistami (875), Cüneyt Bağdadi (ölm. 910) ve Hallacı Mansur (837-922).
En ilk ve en ünlü sufilerin bir bölümü bunlardır. O’nun içindir ki tarikat/yol silsilelerinde bu isimlerle hep karşılaşırız. Adları imamlardan sonra görünse de, kendileri daha önemlidir. Örneğin Ağuçan ve Kara Pir Bad şecerelerinde Şeyh Muhammed Şembeki, Ebü’l Vefa ve Şeyh Hüsamedin Aseli’nın yanısıra, Hasan Basri, Süleyman Darrani, Üveysi Karrani ve Ahmet Basri (Basralı Şeyh Ahmet) gibi oldukça ünlü erken sufilerin isimleriyle karşılaşıyoruz. Bunlardan Hasan Basri (642-728) ve Ahmet Basri’ye “Dersim ve Zaza Tarihi” başlıklı çalışmamda uzunca değinmiştim.
Sufi çevrelerin örgütlenmesi/tarikatlaşması 12. yüzyıl sonlarında başlar. Bu sürecin ilk iki örneği Kadiri ve Rıfai tarikatlarıdır. Bunların kurucuları her ikisi de Gilanlı ve akraba olan Abdulkadir Gilani ve Ahmet Rıfai’dirler. “Dersim ve Zaza Tarihi”nde onların Dersim’le ilişkilerini yeterince işlemiştim. Vefailik, Ehl-i Hak ve Ezdilik de ilk sufi tarikatlar arasındadırlar.
Buraya kadar söylediklerimle üç şeceredeki en kilit adlara ve lakaplara değinmiş bulunuyorum. Ne var ki bu şecerelerin tam olarak çözülebilmesi için üzerinde yoğunlaşılması gereken birkaç isim daha vardır. Şimdilik bir yığın isim içinden bunları ayıklamakla yetineceğim.
SEYİT İBRAHİM
Bahsi geçen üç şeceredeki ortak halkalardan biri Seyit İbrahim’dir. Her üç şecerede de adı vardır.
Ama Kara Pir Bad’da O’nun adının geçtiği aşağıdaki şecere, benim kanaatime göre, soy değil, yol şeceresidir:
Muhammed Mustafa, İmam Ali, Hasan Basri, (....), Şeyh Muhammed Şembeki, Şeyh Salih, (...), Seyit Şerafeddin, Seyit Lokman, Seyit Hamis (bir diğer yan şecerede Seyit Mahmut), Seyit İbrahim.
Görüleceği gibi bu şecerede ünlü Sufi Hasan Basri ile Ebü’l Vefa’nın mürşidi Şeyh Muhammed Şembeki ’nin adları vardır.
Seyit İbrahim, Ağuçan şeceresinde Ebü’l Vefa soyundan gösterilir:
Zeynel Abidin, Zeyd, Hasseyn, Ali, Muhammed Zeyd (Veli Baba’nın verdiği şecerede Zeydi Rabi, SC), Muhammed, Ebü’l Vefa, Ganim, (...), Şeyh Salih (Seyit Salih), (...), Şeyh Şerafeddin, Şeyhü’l Riyani, Seyit İzzeddin, Seyit Lokman Ebü’l Feyz, Seyit Mahmut, Seyit İbrahim (kendisinden hemen sonra oğlu Seyit Muhammed ve torunu Seyit Temiz’in adları var).
Mineyik şecerelerinden birinde Ebü’l Vefa’nın soyundan gösterilir ve aşağıdaki belgeyi 1583 veya 1783’de aldığı söylenir:
Ebü’l Vefa, (...), Şeyh Salih, (...), Şeyh Mahmut, Seyit Tahir, Şeyh Mahmut, Seyit İbrahim.
Mineyik şecerelerinden bir diğerinde ise Ebü’l Vefa’nın kardeşi Ganim ve/veya Abbas’ın soyundan biri olarak tanıtılır ve bu şecerenin 1451 yılında bizzat Seyit İbrahim’in kendisi için yazıldığı kayddedilir:
Ganim/Abbas, (...), Şeyh Şerafeddin Hüseyin, Şeyh İzzeddin, Seyit Lokman, Şeyh Muhammed, Seyit İbrahim.
Şecerelerdeki tarihler arasında tutarlılık yok. Kronolojileri pek güvenilir değil.
Örneğin yukarıdaki şecerenin 1451 yılında Seyit İbrahim’e verildiği söylenirken, O’nun amcası Seyit Muhammed’e 1792’de Kerbela’da verilen aşağıdaki belgeden sözedilir (isimlerin önünde şeyh veya seyit ünvanı mevcuttur):
Ganim (Ebü’l Vefa’nın kardeşi), Hamis, Abbas, Zeki, Salih, (...), Mahmut, Tahir, Mahmut, Tahir, Seyit Muhammed (Seyit İbrahim’in amcası).
Seyit İbrahim’i yer yer amcasından asırlarca öncesine yerleştiren bu kronoloji bir yazım veya çeviri yanlışlığından ileri gelmiş olmalıdır.
Kendisi için yazılan en erken belgenin tarihi doğru kabul edilirse Mineyik Ocağı’na mensup olduğu anlaşılan Seyit İbrahim’in 15’inci yüzyılda yaşamış olması gerekir.
ŞEYH SALİH
Şeyh Salih de, üç kardeş ocağın hepsinde görünen bir isim.
O’nun adı genelde Seyit İbrahim’le aynı şecerede ve daha erken kuşaklarda görünür ki, bunları yukarıda işaretlemiş bulunuyoruz.
Bir de Kara Pir Bad’da “Şeyh oğlu Şeyh Salih”için 1520’de yazıldığı söylenen, ama soy değil, yol şeceresi olarak görünen aşağıdaki belgeye yer verilmektedir:
Şeyh Üveysi Karrani, Zülel, Şerafeddin Gelinci, Basralı Şeyh Ahmet, Zaylı Şeyh Bedi, Şeyh Abbas, Şeyh Rıza, Şeyh Hasan, Şeyh Mansur, Hurzalı Şeyh Muhammed, Küfeli Şeyh Ahmet, Süleyman Darrani’nin iki oğlu, Yahya, Şeyh Bal, Şeyh Ali, Şeyh Muhammed, Şeyh Salih.
Şeyh Salih, Seyit İbrahim ve amcası Seyit Muhammed hakkında başka bazı ayrıntılar edinilirse başta Mineyik ocağı olmak üzere bahsini ettiğimiz üç kardeş ocağın şecereleri üzerinde yeniden ve daha derinlemesine durulabilir.
ŞEYH HIDIR VE ŞEYH HASAN
Şeyh Hıdır’ın adına yalnızca Kara Pir Bad şeceresinde rastlıyoruz. Divriğili ve “Şeyh Abbas Pirbad”ın oğlu olarak tanıtılır. Kendisine 1248 veya 1256’da Necef’te aşağıdaki şecerenin verildiği söylenir ( “Şeyh Malik Namus’un nesebi” olarak da tanımlanan bu belgenin ilk nüshasının 1054’te Hüseyin Kaki için yazıldığı kayddedilir):
Abbas (Peygamber Muhammed’in amcası), (...), Muhammed Şembeki, Rüstem, Habib, Ahmed (Samed?), Sinemil, Ali, Muhammed, İsa, İlyas, Bayram, Rüştü, Şeyh Hıdır.
Burda da kronoloji net değil. Çünkü 1617’deki bir belgenin altında da Şeyh Hıdır’ın imzasından sözediliyor.
Yukarıdaki belgede Sinemil ocağı da devreye giriyor gibi.
Kara Pir Bad’da Miladi 1612 tarihli olduğu söylenen bir diğer belgede Divriğili Şeyh Hıdır’ın şeceresi şöyle verilmektedir:
Seyit Yusuf, Seyit Ahmet, Seyit Muhammed, Seyit Pirbad, Seyit Yusuf, Seyit Hıdır (Şeyh Hıdır).
Kara Pir Bad’daki aşağıdaki şecere ise “Şeyh Hasan” adında birine verilmiştir (altında Şeyh Hıdır’ın imzası bulunuyor):
Şeyh Püsribad, Ali, Muhammed, Salih, Şeyh Hasan.
Şeyh Hıdır ve Şeyh Hasan hakkında daha fazla bilgi edinilmesi halinde Kara Pir Bad şeceresi üzerinde yeniden durulabilir.
(devamı var)
ZONÊ MA ZONÊ XIZIRO
THONÊ MA THONÊ XIZIRO
RAA MA RAA XIZIRA