<<  Şubat 2012  >>
Pa. Sa. Ça. Pe. Cu. Cu. Pa.
 30  31 1 2 3 4 5
6 7 8 9 10 11 12
13 14 15 16 17 18 19
20 21 22 23 24 25 26
27 28 29  1  2  3  4
Alevi örgütlenmesinin önceliği ne olmalıdır ?







» Yorumlar
» Anket Arşivi

E-Posta

Format
BATH Ravalement
KAYALAR
SARL Construction de l'Horizon 2000
KILIC FASHION COMPANY
Bulut
Crepis Rhin
Celik Construction
Feronnerie SAYLIK
Keles Renovations
SARL Pave Performance
PFF Façade
T. Plâtrerie
Cabinet François Brunet
Unal Renove
Alevilik Öğretisi

Bu soruyu sık sık sorar olmamızın sebebi nedir? Sunni kesimin Aleviliği dışlama politikasının devam etmesine olan tepkimiz mi? Yoksa bir tepkinin de ötesinde gerçekten Alevi kimliğimizi sorgulamamız mı?

Şahsen bu sorgulamanın bir tepki netice olması ihtimalini hoş karşılamıyorum. Şayet bu soru sorulacaksa bunun bilinçli bir Alevi kimliğini araştırma iradesinin sonuçu olmasını temenni ederim.

Ailemden aldığım Alevi öğretisi şüphe götürmiyecek şekilde Aleviliğin İslamın ne Sunniliğe ne de İran şiiliğine benzemeyen bir İslam anlayışı olduğuydu. Böyle bir soruyu sormak çevremde kimsenin aklının uçundan bile geçmezdi.

Bugün bu soruyu soranların teoloji (dinbilgisi) açısından bir cevap beklediklerini zannetmiyorum. Alevi kimliğini dinbilgisi açısından sorgular gibi görünsede konuyu politik ve ideolojik alana kaydırmak istiyorlar. Şahsen bu tuzağa düşmeden cevabı ilmi yaklaşımla teolojik alanda Alevi kimliğini tartışmasız bir şekilde belirliyerek daha sağlıklı görüyorum.

Bir taraftan Aleviliği siyasi açıdan kullanmak isteyenlerin yarattığı bilgi ve iletişim kirliliği diğer taraftan her sene ciddi bir kaç yayının yanında hurafelerden, yanlış ve eksik bilgilerden arınmamış bir sürü kitabın yayınlanması sağlam ilmi araştırmalar ve temeller üzerine oturtulmuş bir tartışma ortamı yaratmıyor. Her ne kadar son senelerde Alevilik üzerine ilmi araştırmalar arttı ise de daha henüz bir çok konulara tam açıklık getirilemedi. Kıymetli araştırmacılar sabırlı ve ciddi çalışmalarıyla yavaş yavaş eksikleri tamamlıyorlar. Dolayısıyla bizler de Aleviliğin Tarihi ve Din bilgisi üzerine gün geçtikce daha sağlıklı bilgiler ediniyoruz.

Alevi kimliği üzerine ilişikteki yazımı okurken sizlerden şu iki gerçeği gözardı etmemenizi rica edeceğim:

1-Her insan topluluğunun kendine özgü temel değerlerinin toplandığı, sosyal ilişkilerini düzenleyen ve o topluluğun birliğini sağlayan bir kültürü vardır. Toplumun dini inançları da bu kültürün bir parçasıdır.

Her topluluk ve kültürü, nadir özel durumlar haricinde, diğer topluluklar ve kültürleriyle şu veya bu şekilde ilişkiye geçer, alış-verişte olur, etkilenerek ve etkiliyerek zenginleşir ve beraberce gelişirler. Mühim olan o topluluğun ve kültürünün siyasi, ideolojik ve ekonomik nedenlerin baskısı altında kültürüne yabancılaşmaması ve birliğini koruyabilmesidir. Bunun içinde her topluluğun kendi değerlerinin bilinçinde olması, toplum olarak birliğini koruması ve diğer kültürlerin etkilerini de değerlerinin ve birlik iradesinin süzgeçinden geçirmesidir.

Bizim de Alevi kültürünün temellerini ve zaman akışı içinde kendini zenginleştirmek veya ayakta kalmak için diğer kültürlerden aldıklarımızı iyi bilmemiz lâzım. Oğuz Türklerinin “Gök Tengri” kültürleri ve dini inançları neydi? Horasan'da hangi dinlerden alıntılar yaptılar? Hangi İslamla karşılaştılar ve hangi tarikatları benimsediler? Anadolu medeniyetleri ve halkıyla nasıl bir birlik oluşturdular? Ve bu dini oluşum tarih içinde nasıl gelişti? Kültürel kimliğimizi iyi bilmemiz bize inanç kimliğimizi de daha iyi anlamamıza yardımcı olur.

2-İslam tek gözlü bir kaynaktır ama bu kaynaktan çıkar çıkmaz değişik yataklardan akıp gider ve hepsi birbirinden faklı yüzlerce vadiyi, ovayı besler. Değişik renklerde akmağa, değişik tatlar almağa başlar. Belki İslam ve Kur’an birdir ama bu soyut İslamı somut bir şekilde hayata geçirip yaşatan, yani kendi sosyo-kültürel ortamlarında, günlük hayatta, algıladıkları ve anladıkları gibi gözle görülür elle tutulur halde yaşayan Müslümanların yorumu ise çoğuldur. Filipin’den Senegal’e, Harlem’den Baykal gölü kıyılarına kadar dünyanın dört bir tarafında İslam’ı, Sunni, Şii veya Harici bakış acılarıyla, Sufiliğiyle, değişik mezhep ve tarikatlarıyla, birbirine ters bile düşebilen ayîn ve erkanlarla yaşatan yüzlerce değişik Müslümanlar topluluğu vardır. Bu kadar farklılık karşısında “Kim müslümandır?” diye sorulabilir. Tarih boyunca siyasî ve dinî otoriteler her zaman kendileri gibi düşünmeyen müslümanları “ Sizi İslamdan ihraç ettireceğiz. Siz müslüman değilsiniz” diye tehdit ettiler. Buna en iyi cevap 923 yılında Bağdat'ta Kadıların kadısı İbn Behlül tarafından verildi. Abbasi sultanı isyan eden Karmatilerin müslüman olmadıklarını ilan etmesi için İbn Behlül'den fetva ister. İbn Behlül bunu hadislere dayanarak reddeder: “Karmatiler mektuplarını yazarken “Allah'tan başka ilah yoktur, Muhammet'de onun Resülüdür” diye başlıyorlar; bunu söylemeleri onları müslüman olarak kabul etmeğe kafidir. İnananların samimiyetini ancak Allah takdir edebilir” der. Bu “tek” şartın haricinde namaz kılmakta, oruç tutmakta, zekat vermekte, hacca gitmekte ki farklılıklar İslam dünyasının zenginlikleridir. “Hak, Muhammet, Ali” yolunda giden biz Alevilerinde bu çok sesli müslümanlar topluluğunun neresinde olduğumuzu siyasi ve ideolojik ön yargılardan uzakta dinbilimi ışığında incelememiz gerekli.

Tabii aşağıda okuyacaklarınız sadece benim aldığım temel Alevi eğitimle ve izlediğim ilmi araştırmalarla geliştirdiğim şahsi görüşümdür. Başka canların bilgi ve görgüleri daha da değişik cevaplar getirebilir. Önemli olan bu görüşleri mümkün olduğu kadar siyasi önyargılardan uzak ilmi bir çerçevede tartışmamızdır.

İlmi çerçevede tartışıldığında Alevilik İslamın içinde mi dışında mı sorusuna birbirini aydınlatan ve tamamlayan mühtelif açılardan yaklaşıp, incelemek ve cevap aramak mümkün hatta elzemdir. Bu yazı çercevesinde, Alevilik İslamın içinde mi dışında mı sorusuna cevap verirken, bakışım öncelikle şu iki noktada odaklanıyor:

A- Bir taraftan bugün genel olarak “Alevi” dediğimiz inançı Anadolu'ya getiren Oğuz Türklerinin eski dini inançlarının ne olduğunu; Sunni İslama nasıl direndiklerini ama Batınî İslamla karşılaştıklarında neleri, niçin ve nasıl aldığını incelemek ve “Alevi” inançlarını teşkil eden tarikatların tarih içinde bugüne kadar nasıl geliştiğine bakmamız;

B- Diğer taraftan da İslam dini inancının ne gibi bölünmelere uğradığını, bu bölünmelerin nasıl geliştiğini incelemek ve Oğuz Türklerinin hangi İslam anlayışlarıyla ilişki halinde olduğuna bakmamız.

A- Aleviliğe Din Bilgisi (Teoloji) ve Dinler Tarihi açısından yaklaşım:

Bugün değişik Alevi erkanlarının teolojik temellerine baktığımızda üç ana unsur karşımıza çıkıyor:

1- Ana temel Oğuz Türklerinin bildiğimiz kadarıyla ilk dinleri «Gök Tengri» Gök Tanrı inancı. Zamanla Şaman tekniğinide içine alan “Gök Tanrı” inancı daha sonra karşılaştığı Zerdüştlüktan, Manicilikten, Mazdekizmden ve Budizmden de kültürüyle bağlaşan alıntılar yapılarak zenginleşmiştir.;

2- Bu ilk Ana temel üzerine gelen Şia’nın İsmâilî ve Horasan’da gelişen Melâmetiyye tassavvuf anlayışının etkilediği Kalenderîlik, Yesevîlik, Haydarîlik, Vefaîlik tarikatlarının ve Ahmed-î Yesevi gibi sufîlerin, dervişlerin etkisiyle Türklerin kendi Batınî-Sufî İslam yorumu; bu yorumla Orta Asya’dan Anadolu’ya göç etmeleri; zaman içinde bilhassa Erdebil tekkesinin 15.ci yüzyıl sonlarından itibaren «Hz. Ali» ve «On iki İmam» kültüyle etkilenmesi; sonrada Anadolu Türk Batınî İslamının yer yer Osmanlı’nın katliyamlarından, baskılarından sonra içlerine kapanmaları ve inançlarını korunmak için bir çeşit «takiyye» yapıp Sünnilikten alıntılar yaparak zor da olsa yaşamlarına devam etmeleri;

3-Oğuz Türklerin 1071 den itibaren Anadolu’da çeşitli halkların çeşitli kültür, dil ve dinleriyle karşılaşması ve karşılıklı yöresel etkileri.

Alevi erkanlarının teolojik temellerindeki bu üç ana unsuru teker teker ele alalım ve bugün bu unsurların nasıl göründüğüne bakalım:

1- Oğuz Türklerinin Şamanist Gök Tanrı inançı


Türklerinin Orta ve Batı Asya’da İslam öncesi dinleri «Gök Tengri», Gök Tanrıdır. Bu inanca göre Gök'ün yüce ruhu (Gök Tengri) Tengri'ydi. İnsanlar kendilerini Gök Tengri, Toprak Ana (Ötüken) ve insanları koruyan atalarının ruhları arasında, güven içinde hissedip, onlara ve diğer doğa ruhlarına dua ederlerdi. Büyük dağların, ağaçların ve bazı göllerin güçlü ruhları barındırdıklarına inanarak dualarını bu cisimlere doğru yöneltirlerdi. Göğün ve yeraltının 7 katı olduğuna, her katta çeşitli tanrıların, tanrıçaların ve ruhların varolduğuna inanılırdı. İnsanlar doğaya, tanrılara, ruhlara ve diğer insanlara saygılı davranıp, belli kurallara uyarak dünyalarını dengede tuttuklarına inanırlardı. Eğer bu denge kötü ruhların saldırısıyla ya da bir felaketten dolayı bozulursa bir şamanın yardımıyla tekrar düzene sokulması gerektiğine inanılırdı.

Türkler rasladıkları diğer dinlere de anlayışla bakıp beraber yaşamışlar ve kendi kültürlerine ve inançlarına elverişli olan yönlerini benimsemiş, içlerine çekmişlerdir. Zerdüştîlikten, Manicilikten, Mazdekizmden ve Budizmden alıntıların izlerini bugün bile Alevilikte kolayca görürüz:

a-Budizmden: dünya nimetlerini ve maddi istekleri geride bırakma, Hakikatı arama ve muhtelif safhalardan geçip Hakikat’e erişme;

b-Zerduştlardan: Dünyanın son safhasında her şey en mükemmel şekle girecek («Mehdi» beklentisi; ateşin özel yeri ve «Nevruz»;

c-Manicilikten: Gök-Toprak, Doğu-Batı… gibi ikilemeler; «Eline, diline, beline hakim olmak», başkasına zarar vermemek, 72 milletle (dinle) dost olma, darda olanla dünya nimetlerini paylaşma… gibi Alevilik ahlak ve felsefesinin önemli etik anlayışı;

d-Mazdekizmden: kadın-erkek eşitliği, ilkel ortak paylaşımcılık, «Kamil İnsan»ların yarattığı «Kamil Şehir» utopyası.

İslam Arap yarımadasında 7.ci yüzyılda doğduğunda Oğuz Türkleri Altay dağlarından Hazar denizine kadar yayılan alanda değişik ırk, din ve kültürlerle içiçe büyük bir höşgörü içinde yaşıyorlardı.

2- Türklerin müslüman olmaları

7ci asrın sonundan itibaren 10uncu asrın sonuna kadar Emevilerin sonra da Abbasilerin Sünni İslamı kabul etmeleri için yaptıkları baskıyı kabul etmeyen Oğuz Türkleri 3 asır direndiler. Bu zaman zarfında teolojik açıdan İslam da büyük gelişmeler yaşayıp önemli düşünürleri sayesinde çok sesli hale geldi. 10cu asrın sonunlarından itibaren yavaş yavaş Oğuz Türk kavimleri veya boyları kendi kültür ve inançlarına uygun düşen yorumu yapan ve türkçe konuşan dervişler sayesinde Horasan’daki tarikatların getirdiği Bâtınî İslamı benimseyip müslüman oldular.

Bu ilk İslamî yorumları bilhassa Anadolu'ya girdikten sonra asırlar boyunca çeşitli etkilerle ve bilhassa Erdebil Tekkesi ve Safevi Şiiliği etkisinde yer yer değiştirerek bazen de içine kapanarak varlığını günümüze kadarda devam ettirdi.

A- Türklerin İslamla tanışması

Türklerin kendilerine özge Türk İslam yorumu Orta Asya’dan Balkanlara kadar uzanan coğrafyada ve 10uncu asırdan başlayan tarihsel süreç içerisinde aynı zamanda birbirine paralel gelişen iki şekil aldı: biri Sünni (ortodoks) İslam (Ehl-i Sünnet); diğeri Gayrı Sünni (heterodoks) Batınî İslam.

Sünni (ortodoks) İslam yorumu Buhara, Semerkant, Merv gibi şehirlerde oturan Türkler arasında oldu ve zamanın Şâfiîlik, Mâlikilik ve Hanbelilik gibi fıkhi mezhepleri değil de Hanefilik ve Sünni İslamın önemli inanç mezhebi Eş’arilik değil Matüridilik mezhepleri gelişti.

Gayrı sünni (heterodoks yani kabul edilmiş resmi din anlayışına, yani ortodoksiye, karşıt, aykırı din anlayışı) Batınî İslam yorumu Şia-i Aliyi ise göçebe Türk toplumu içinde ilk defa görüp yazan Ebu Dulaf oldu. 941-42 arasında görevli olarak yollandığı Çin'e giderken kendisini misafir eden Bagraç Türklerinden bahsederken Ebu Dulaf onların “Kuranı reddeden “Allavi” müslüman” olduklarını yazıyor ve inançlarını tarif ediyor. Yazılı olarak Türklerin Alevi olduğundan bahseden ikinci eser ise 1069 da yazılan “Kutadgu Bilik” (İlahi Bilgi) dir. Burada ilk Türk devleti Karahan Türkleri kendilerinin “Alevi” müslüman olduklarını yazıyorlar.

İsmâilî akımının ve 9uncu asırdan itibaren Horasan’da gelişen kuru zühd’e (asetizme) önem vermeyen ama cezbeci (ekstatik) tasavvuf mektebi Melametîlikten esinlenerek gelişen Kalenderîlik, Yesevîlik, Haydarîlik ve hatta Vefaîlik tarikatlarının (Allah’a ulaşmak arzusuyla tutulan yolun) etkisiyle gelişti. Bu etkide tarikat dervişlerinin arapca değil de türkçe konuşmaları büyük rol oynadı.

a-Kalenderîler: 10.cu yüzyıldan beri Horasan Melâmetîliğinden kaynaklanan büyük Sufî akım. Sonradan Cemaleddîn-i Sâvi tarafından yapılandırıldı. Şehirlerde toplumsal kuralları, islamî kaideleri göze almıyan tavırları yüzünden iyi karşılanmıyan Kalenderiler Türkmenler arasında çok yaygındı;

b-Yeseviler: Horasan Melâmetîliğinden türeyen bir Türk tarikatı. Hâce Ahmed-i Yesevî (öl.1167) tarafından kuruldu. Konar-göçer Türk boylarının sosyo-kültürel yapısına uyarlanmış ve eski Türk inanç ve gelenekleriyle karışmış sade, basit ve pratik yapılı bir tarikat. Baba, Dede veya Ata unvanlı dervişler islamî inançları sathî ve basit bir biçimde yorumluyarak müritlerine sunuyorlardı. Vahdet-i Vücut felsefesinin derin ve karışık fikirleriyle ilgisi olmamış, sade ve içten bir tasavvuf haline gelmiştir. Kuş donuna girmek, taşları ve kayaları harekete geçirmek, ejderha öldürmek gibi inanç motiflerini Orta Asya’dan Anadolu’ya taşıdılar.

c-Haydarîler: 13.cü yüzyılda Anadolu’da en faal tarikat. Yeseviliğin Kalenderilikle karışımı. Kurucusu Kutbettin Haydar (öl. 1221). Mühtemelen hem Kalenderilere hem de Yesevilere yakın olduğu için zamanın tarihcileri fazla bilgi vermiyor. Ama 15ci asırda bütün Orta Doğuda yaygın.

d-Vefaîler: Tâcu’l Arifîn Seyyid Ebü’l-Vefanın tarikatı. 1240 Babaî İsyanında çok önemli etkileri oldu. İlk Osmanlı Beyleri Otman ve Orhan Beyler de Vefaî şeyhi Edebalinin müritleriydi.

İslam’ın çok yönlü geliştiği bu devirlerde, Orta Asya’da arapca bilmek bir yana, okuma yazma dahi bilmeyen Türk toplulukları arasına yayılan bu tarikatların Türk dervişleri, Türk kültür ve inançlarıyla karışan değişik bir Batınî İslamı’nın gelişmesini ve yayılmasını sağladılar.

Prof. Ahmet Yaşar Ocak’ın yazdığı gibi «Bu heterodoks İslam dışarıdan getirilmedi; veya o zaman İslam dünyasında mevcut bir takım heterodoks mezhepler gibi, yıllar yılı süren teolojik tartışmaların sonunda oluşmadı. Bu heterodoks İslam yorumu, zaten önceki dinleri vasıtasıyla alışmış bulundukları mistik kültür üzerine yine mistik bir nitelikle gelen İslam’ın, geniş çapta, eski dinlerin kalıntılarıyla -bunları mitolojik şifahî gelenekler halinde saklayan sosyo-kültürel bir zeminde- birleşerek değişime uğramasıyla zaman içinde meydana geldi. Bu heterodoks İslam yorumunun en dikkat çekici yanı, Türkler arasında İslam’dan önce bulunan bazı dinlerin kalıntılarını İslamî kavramların içinde birleştiren ve yoğuran bir «senkretizm» (bağlaştırmacılık) olmasıydı».

Yakından incelendiğinde bu Türk Heterodoks Batınî İslam’ının üç ana karakteristiğini görürüz:

1-Bağlaştırmacı (senkretik) karakter: «Türkler arasında yayılan dinlerin ve mistik kültürlerin inançları ve bir takım erkanları, bir dinden ötekine geçerken, sürekli eskisinin yenisi içinde devamı suretiyle katlana katlana ve yeni kalıplara girerek İslam’ı kabul dönemine kadar gelmiştir. İslam 10.cu yüzyılda Türkler arasında girmeğe başladığı zaman (…) şifahî bir kültür geleneğiyle uzlaşmak zorunda kaldı. Eski Kam-ozanlar, yeni derviş ve şeyhler oldular.» (Prof. Ahmet Yaşar Ocak)

2- Mehdici karakter : Ezilmiş, horlanmış kitleleri bu durumdan kurtarmakla görevlendirilmiş, ilâhî yetki sahibi, karizmatik bir şahsiyet inançına büyük yer verilir. Bu «ilâhî kurtarıcı» inanç muhtemelen İran Sasanî kaynaklıdır.

3- Mistik (sufiyane) karakter: İster Ortodoks, ister Heterodoks Türk İslam’ı güçlü bir Atalar kültü, «evliyâ kültü» etrafında gelişti. Ama Türk heterodoks İslam’ını hem Sünni hem de İran Şii İslam’ından ayıran üç önemli inanç vardır:

a-Hulûl yani Allah’ın insan suretinde görünmesi (enkarnasyon);

b-Tenasuh yani ruhun öldükten sonra bir başka bedende yeniden doğması (metempsikoz);

c-Don değiştirme yani ruhun sağken bir başka biçime yahut bir kalıptan başka kalıba geçmesi (metamorfoz).

İşte 10cu yüzyılda Türklerin, Orta Asya’dan başlattıkları Orta Doğu, Anadolu ve Balkanlara yayılan ve günümüz Aleviliğine kadar uzanan bu Batınî-Sufî Türk İslamı’nın gelişme süreci böyle başladı. Genellikle ilk müslüman Türk devleti olarak Karahanlar kabul edilir. Ama Türkler daha sonra Büyük Selçuklularla kendilerini bütün Orta Doğuya kabul ettirdiler.

B- Anadolu Batınî-Sufî İslamının doğuşu ve gelişmesi

Anadolu’ya göçle gelip yerleşmen Türkler sayıca Anadolu halkından daha fazla oldular ve bu zaman zarfında Anadolu’daki değişik dil ve kültürlü halklara da kendi İslam yorumlarını getirip onlarla yeni bir Anadolu heterodoks İslam’ının oluşmasını sağladılar.

Bu Anadolu heterodoks İslamının temelindeki dört tarikata 13 ve 14.cü yüzyıllarda Anadolu’ya gelen Ahiliğin ve daha sonra da Hurûfîliğin etkisi eklendi.

13.cü yüzyılda Abbasi halifesi Nasır (1180-1225) döneminde yeniden derlenen bir kardeşlik örgütü olan savaşcı geleneğiyle sufilerin soyut düşünce geleneğini birleştiren “Fütüvvet” (gençlik, yiğitlik), Anadolu’ya girdi ve kentlerde zanaat/esnaf zemininde Anadolu’ya özgü dinsel-siyasal-ekonomik bir iş-uğraş örgütü olan Ahiliği yarattı. 14.cü yüzyılda bâtınî tarikatlarla işbirliğini genişleterek daha da önem kazandı. Muhtemelen bugün bir çok Alevi topluluğunda olan “Musâhip” ya da “Ahiret kardeşi” âdeti Ahilikten geldi. Bütün Ahi loncalarının pîri, berber-sünnetci olan Selmân Fârsî’dir. Onun Alevilikteki görüntüsü de Ahileri sıkı sıkıya Alevilere bağlamaktadır.

Fazlullah Naim Tebrizî’nin Hurûfi öğretisi Azerbeycan’da ve Anadolu’da Türkler arasında yayıldı. Bu öğreti geleceği bilmede yararlanılan harfler bilimine dayanmaktadır. Harfler yazının, sözün simgeleridir. Harfler tanrısal birliğin sıfatlarıdır ve insanın yüzünde, bedeninde, ruhunda tecelli ederler. Tanrı, insandan başka yerde aranmamalıdır. Ama Tanrı insanda ancak, kemâl’in en yüksek derecelerine ulaşıldığı zaman tecelli eder. Kendini tanıyan insan, tanrısal doğasını ve tanrısallığını tanıyacaktır. Eğer ruh , onu Tanrı bilgisine ve Kemâl’e götürecek olan, kendi varlığının bilgisine ermeyi başaramamışsa, o zaman, geldiği gibi, bilgisiz olarak geri dönecektir. Kısaca, Pîr Sultan Abdal’ın nefesinde dediği gibi “Uyur idik uyardılar”. Fazlullah’ın küfürle suçlanarak 1394te idam edilmesinden sonra Nesimî gibi Hurûfiler onun öğretisini devam ettirdiler. Alevilik Hurûfilikten etkilense de onun bütün özelliğini barındırmaz.

Göçer konar Türkmenlerin Anadolu Selçuklu sünni Sultanlarla sosyo-ekonomik güçlükler ve inanç çatışmaları Baba İlyas (Baba Resûl) ve Baba İshak’ın 1239 çıkardığı «Babaî isyanı»nın patlak vermesiyle sonuçlandı. Babaî İsyanı sosyo-ekonomik bir başkaldırı olduğu kadar Anadolu Selçuklu devletinin sünni idaresine karşı da dinî bir çatışmadır. Çünkü devleti elinde tutan azınlık sünni idare, çoğunluk Alevi halka her zaman hükmetmek istemiştir ama muvaffak olamamıştır. Bu isyandan ve onu takip eden katliyamdan sonra hırpalanan Anadolu Batınî İslam’ını ateşliyen kişi Hace (öğretmen, yol gösterici) Bektaş Veli oldu. Bektaşlu oymağının reisi, Hace Bektaş Veli, Anadolu Heterodoks İslamının ayakta kalmasını ve yavaş yavaş canlanmasını sağladı. Anadolu’da var olan tarikatların bir sentezi gibi görünen sonradan Bektaşilik diyeceğimiz Anadolu’ya özge bir Bâtınî İslam yorumunu başlattı ve bir sisteme oturmasının yollarını açtı. Arı bir türkçe kullanarak her düşünce ve inançtan insanlara, kendilerinden bir şeyler bulabileceği soyut ancak zengin bir düşünsel dünya sundu. İnsanı onurlandırdı, dahası kutsallaştırdı. Horasan okulundan edinmiş olduğu «dört kapı» öğretisine her kapıya on makam ekleyip zenginleştirerek «Dört kapı Kırk Makam»’dan oluşan eğitimi oluşturdu ve bir eğitim düzeni kurdu. Onun 1271 de ölümünden sonrada halifesi durumundaki Abdal Musa toparlanmayı devam ettirip örgütlendirdi, yapılandırdı. Böylece Bektaşilik Anadolu’da yaygınlaşarak heterodoks İslamının en önemli, en etkili tarikatlarından biri haline getirdi.

Bektaşi tarikatı kabaca, heterodoks Türk İslam yorumunun klasik sûfî kalıplarla (birazda Mevlevî sûfiliğine karşıt Türk halk kültür değerlerinin ön plana alındığı bir sûfilik olarak) ifadelendirilmesidir.

1299da Osmanlı Beyliğinin kurulmasında ve gelişmesinde bütün Batınî tarikatların etkinliği olmuş ve Vefaî olan Otman ve Orhan Beylere desteklerini vermişlerdir. Ama gelişmeye başlıyan Osmanlı iktidar çıkarları temelinde Sunnileşmeğe başladı, aşiret yerine devlete, halkın bütününün silahlanması yerine özel orduya, ortaklaşa yaşamdan vergi toplama tekeline, adalet mekanizmasını medrese hocalarına bırakmağa kısaca kurumlaşmaya yöneldi. Kendine devamlı bağlı ordunun çekirdeği Yeniçeri Ocağını kurdu. Bu gelişmeye paralel olarak da derviş-gazilerin geniş etkinlik alanı kurmaları, bir imparatorluğu bile yıkabilecek potansiyele sahip olmaları, Osmanlı için bir kaygı nedeni oldu. Tarih sürecinde kâh Alevi tarikatlarla birleşti, onları kullandı, sünnileştirmek için elinden geleni yaptı, kâh onlarla mücadele etti, etkisizleştirmeğe çalıştı, dışladı veya katletti.

Abdal Musa, Kızıl Deli (Seyit Ali Sultan), Geyik Baba gibi bir çok dini önder Osmanlı’nın Selçukluları andıran bu gidişini çok önceden sezip onları terkettiler.

Oruç Bey Tarihine göre Orhan Beyin derviş olan kardeşi Ali (Alaattin) Paşa Bektaşiliği Yeniçeri oçağının içine çekti. Belkide bu sebepten Bektaşilik Osmanlı İmparatorluğunun büyük halk tarikatlarından biri oldu. Ordudaki Batınî İslam dini liderleri sayesinde istila edilmeğe başlanan Balkanlarda (1354 Gelibolu, 1362 Edirne…) Bektaşilik yayıldı. Biçimsel olarak Yeniçeriler Bektaşî oldu ama muhteva olarak Bektaşîlik Yeniçerileşerek bozuldu. Yeniçerileşen Bektaşilik yayıldı, etkinleşti, önem kazandı ve Osmanlının Balkanlarda yayılmasının aracı oldu. Ama ne yazıktır ki aynı zamanda da Alevi halkın içinden çıkan, üstelik Alevi geleneğin en saygın isimlerinden birinin adını taşıyan bu dergâh Yeniçerilikle “Osmanlı işbirlikcisi” olarak, özüne bir yabancılaşma yaşayıp, sonraki süreçlerde yaşanacak Alevi kıyımlarının temel aracı oldu.

Bu döneme ait bilgilerimiz olaylardan çok sonra yazılmış Menâkıbnâme veya Velâyetnâmelerden gelmektedir. Çoğu 15.ci yüzyılda yazılmış olan bu eserlerde bahsedilen inançlarımız kökleri uzun sözlü geleneğin kendilerine intikal etmiş ürünleri olarak yazıya geçti. Bu yüzden büyük ölçüde gerçeğe oldukça yakın olduğunu söyliyebiliriz. Ama yinede dikkatli ve eleştiriyi elden bırakmadan okumak lâzımdır.

Anlıyabildiğimiz kadarıyla o zamanlarda Anadolu’daki heterodoks Türk İslamı, sadece “Vahdet-î Vücut” felsefesini OğuzTürkleri kültürü yorumuyla yaşayan Bâtınî İslamın sûfi tarikatlarıydı; ne Hace Bektaş’in Bektaşiliğinde ne de yukarıda bahsettiğimiz diğer dört tarikatta “Oniki İmam” veya “Kerbela” kültü yoktu. Bu durum 14cü yüzyılın ortalarına kadar sürdü ve Osmanlının heterodoks Türk İslam tarikatlarına karşı olmalarıyla ve konar-göçer Türklerin Erdebil tekkesine doğru doğuya yönelmeleriyle yavaş yavaş değişti.

C- Erdebil tekkesi ve Safevi etkisi

1ci Murat’la Osmanlı’nın sünnileşmeğe başlaması ve buna paralel olarakta Batıni İslam taraftarlarına karşı yeni bir tavır alması, bunun üzerine gelen ekonomik baskı da, Timur’un istilasından sonra, Anadolu halkını isyanlara götürdü ve kıyımlar birbirlerini takip ettiler. 1416 da Şeyh Bedrettin isyanı ve onu takip eden kıyım Sultanlarla heterodoks İslam inançlı halk arasındaki mesafeyi daha da açtı. Anadolu halkı gittikçe Erdebil Tekkesinde gelişmekte olan dini-siyasi kutba doğru döndü.

Bugünkü şekliyle yaşadığımız Alevilikte, Erdebil tekkesi ve Şeyh Seyfettin’in (1252-1335) kurduğu Safeviye (veya Erdebiliye) tarikatının etkisi çok önemlidir. Erdebil Tekkesinin derlediği ve geliştirdiği İmam Cafer’e atfedilen Buyruğu’da dolayısıyla «Hz.Ali kültü», «On iki İmam kültü» ve «Kerbela Mâtemi kültü» de bu tarihlerden itibaren yavaş yavaş Anadolu Batınî İslamı tarikatlarını etkilemeğe başladı. Şeyh Haydar’ın oniki dilimli kızıl taç (Taç-ı haydarî) ve kızıl sarık sarması, müritlerinde buna uymasıyla kızıl taç tarikatın simgesi oldu ve müritlerine «Kızılbaş» dendi. Kızılbaşlık Anadolu toprağında Alevilikle ortak inanç, gelenek ve görenek temeli üzerinde gelişip şekillenen bir sentez olarak, bir Alevilik kolu hatta Aleviliğin simgesi oldu. Aleviliğin felsefe, öğreti ve erkân boyutunda günümüze taşınan yapısına son biçimini veren bu Kızılbaş etkisi oldu. Hele, 16cı yüzyılın başında Hatayî’nin yani Safevi Devletini kuran Şah İsmail’in etkisi ve nefesleri bugün bile bir çok yöredeki Alevi erkanlarında mevcuttur. Tabii her zaman olduğu gibi bu «bağdaştırmacı» bir alıntı oldu. Erdebil tekkesi İslamî yorumu bugünkü İran Şiiliğini doğurdu yani Şia-ı Ali’nin en muhafazakar şeklini. Ama Anadolu Aleviliğinin Erdebil tekkesinden alıp yorumladığı «Hz. Ali» ve «Oniki İmam» kültü ile bugünkü İran şiiliğinin «Hz. Ali» ve «Oniki İmam» kültü yorumu birbirinden çok farklıdır.

Akkoyunluların ve Türkmenlerin katkısıyla Safeviler Doğu Anadoludan da ötede etkili olmağa başladılar. Osmanlıdan ümidi kesen Anadolu halkı Safevilere ilgi göstermeğe başladı. Ekonomik açıdan ezilen göçer, yarı göçer köylüleri devlete karşı isyana sürükleyen bu siyasal-dini hareket Osmanlı egemeni için tehlikeli oldu. Doğudan gelen bu tehlikeyi Osmanlı farkına vardı ve tedbirlerini almağa başladı. Bu tedbirlerin başında, bugün bile etkisini gösteren, karşı-ideolojik saldırı gelmektedir: mum söndü ve bunun gibi karamalar…. Bu tedbirlerden biride 2.ci Beyazıt’ın 1501de Anadolu’daki «Kızılbaş»ları Şii-Safevi etkisinden kurtarmak için Balım Sultanı Dimetitoka’dan alıp Bektaşî dergahının başına getirmesi oldu. Bu Dergâhtan ümidini kesen Anadolu «Kızılbaş»ları Şahkulu isyanı (1511) ile başlıyarak peşpeşe isyanlara devam ettiler. Yavuz Sultan Selim 1514de Çaldıran’da Şah İsmail’i yendiysede bu etkiye mani olamadı. Bu Safevi etkisi bütün karalamalara rağmen bir nevi manevi veya dînî isyan, bir dirinç işareti olarak asırlardan beri kaldı. Hatta 1517de halifeliğin Osmanlı Sultanlarına geçmesiyle başka bir boyut kazandı.

Balım Sultan Bektaşiliği, kendine özgü yönlerine rağmen (mesela eski Türklerde şamanın ve dini merasime katılanların kımız kullanmasından esinlenen «dem», içki kullanımı gibi), Sultanları tatmin edecek yöne çekti. Ama 1516 da ölümü sonrasında postnişin olan Kalender Çelebi (Şah Kalender, Kalenderoğlu) elini Osmanlı’dan çekip halka uzattı ve başkaldırının merkezi oldu (1520 Şeyh Celal ve 1527 Kalender Çelebi isyanı). Bu son isyanın bastırılmasından sonra Dergâh 1551 yılına kadar kapalı kaldı fakat fiilen devam etti. Ama 1552 de Sersem Ali Paşa’yı «Sersem Ali Baba» yapıp Dergâh’ın başına oturtan Osmanlı’ya Anadolu halkından tepkiler yağdı.

Bu açılış ne çok önemli Alevi-Kızılbaş-Bektaşi isyanı olan Pîr Sultan Abdal İsyanının (1567) çıkmasına, ne de Celalî İsyanları dediğimiz 17.yüzyıl başlarına kadar sürecek daha ziyade ekonomik nedenlerle çıkacak başkaldırı serisine mâni oldu.

Kalender’in yenilgisi ve başsız kalmasından sonra Dergâh aynı zamanda muhtemelen Balım Sultan zamanında başlıyan yapısal ve teolojik bir bölünmeye uğradı. Bektaşilik «Babayanlık» ve «Çelebiyanlık» olarak ikiye bölündü:

a-Babayanlık (Babagan veya Babağan) koluna göre«evlat bel evladı değil yol evladıdır» önemli olan Pir’in yolunu izlemektir. Dedebaba tarafından Babalığa kabul edilen dervişler kendilerini “yoldan gelme” hak ve icâzet sahibi sayarlar ve Tekkelerde herhangi bir tâlibe “Muhammet Ali yolu”nu gösterebilirlerdi. Bu kol daha ziyade Balkanlarda ve İstanbul’da gelişti ve Yeniçerilerin vasıtasıyla Osmanlı’nın kontrol aracı olarak «işbirlikci» işlev gördü;

b-Çelebiyanlara (bazen Dedeyan da denir) göre ise «evlat yol evladı değil bel evladıdır». Onlara göre Hace Bektaş Kadıncık Ana ile evlenmiş (bazılarına göre ise Kadıncık Ana mânevi kızıdır) ve böylece Çelebilerin atası olacak çocuklar doğmuştur. Çelebiyanlık kolu Anadolu Aleviliğinin ağırlık merkezi olarak işlevini sürdürdü.

Mühtemelen bu ayrılık ve Çelebiyanların Anadolu’daki etkisi sonraki senelerde Aleviliğinde değişmesinde etkili olacaktır.

D- Duraklama, içine kapanma devri

Osmanlının duraklama devrine girdiği bu dönemden itibaren Anadolu’da Çelebiyanların Türk Batınî İslamının temelini teşkil eden Kalenderî, Yesevî, Vefaî, Haydarî tarikatlarını ve sonrada Hurûfîliği ve Ahiliği nasıl etkilediğini, içine alıp erittiğini ilmi bir şekilde izah edebilecek kadar araştırma ve bilgiye sahip değiliz. Ama bilinen şu ki bu dönemde Aleviliğin temeli olan başta çeşitli Kalenderi bütün tarikatlar Bektaşîlerin etkisi altında tamamen eriyip önemlerini kaybettiler. Bu öyle bir erime oldu ki bir çok Yerli ve Avrupalı araştırmacıyı «Alevilik Bektaşîliğin kırsal bir yorumudur» dedirtecek kadar yanlışlıklara sürükledi.

Bu erimenin yanında (belkide bu erimenin neticesi olarak) Anadolu’da bölge bölge ocaklar, hatta bu ocakların içinde bâzı köyler, korkudan içlerine kapandılar ve bir Dede etrafında kapalı devre yaşadılar. Yeniçeri korkusuyla, Sünni İslam baskısıyla ve «Kızılbaş»lık etrafında ki karalamalardan kendilerini müdafa durumuna düşüp saklanmak için tedbirler almak, «takiyye» yapmak ve erkânlarında bir çok değişiklikler yapmak (mesela bâzı yörelerde şamanist Türk geleneğinden cem ayinine gelen «dem»in kaldırılması gibi), hatta yer yer Cem erkanına Sünni İslamı andıran unsurlar ilave etmek zorunda kaldılar. Anadolu Türk Batınî İslamı «görünmez» olmağa gayret etti.

Halbuki 12 ile 16cı asır arasında tarikatların derviş-gazileri veya dinî liderleri Anadolu’nun dört bir köşesini dolaşıp, Beylere, Sultanlara muhatap oldular, iktidarlarına yardım ettiler veya onlara, Abdal Musa, Geyikli Baba misali kafa tuttular. Tabii bu dinî liderlerin ve tarikatların düşüncelerini yayıp iletişimi sağlayan gezginci dervişlerin kasabalarda, köylerde, yaylalarda olmadığı zamanlarda her Türk oymak veya boyunda dinî ayin ve erkânı yöneten, dinî öğretiyi devam ettiren kendi içlerinden çıkma Sofular, Mürşitler, Dedeler vardı. Bir taraftan gezginci dervişlerin diğer taraftan kalıcı Sofuların, Mürşitlerin canlı tuttuğu bu ikili sistemin dengeleri 17.ci yüzyıldan itibaren tarikatların erimesiyle, baskıdan köylülerin ve göçer-gezerlerin içlerine kapanmasıyla tamamen bozuldu. İletişim kanalları devlet tarafından ve genellikle tek yanlı olmağa başladı. Ve neticede içine kapanıklığı pekiştirdi. Alevilerde Çelebiyan-Dedeyan Bektaşilerde olduğu gibi dinî liderliğin babadan oğula geçtiği «bel evlatlığı»nın yerleştiği ancak Alevi doğanların Alevi olabildiği Dedeler sistemi gelişti.

Bu dönemden itibaren Alevilerle Bektaşilerin de farklı gelişmeleri göz çarpıçıdır. Sosyal açıdan Balkan’lardaki ve İstanbul’daki Bektaşilerle Anadolu’daki Aleviler arasında farklılaşmalar daha fazla göze batar oldu. Anadolu köylüsü daha da fakirleşirken eğitimden de nasibini alamadı. Siyasi açıdan, isyanlar ve ekonomik sıkıntılardan dolayı, Anadolu din liderlerinin önemi azaldı. İktidardan uzaklaştılar. Bir kısmı “Oniki İmam”dan birinden geldiğine ait uydurma şecereler verilerek susturuldu. Hatta bazı Dedeler iktidara yaranmak bazıları ise takiyye yaparak erkânları “Sünni”leştirdiler. Aynı temelden gelen Bektaşiler de erkânlarında değişiklikler yaptılar. Bilhassa kentlerde az çok okur yazar ve sınıfsal olarak merkezi idareye yakın olduklarından resmi inanışın etkisiyle erkânlarında Kur’andan âyetler ve sûreler okuyarak değişiklikler yaptılar.

Velhasıl Osmanlı İmparatorluğu gibi Türk İslam yorumuda, Sünnisiyle, Alevisiyle, duraklama ve düşme devrine girerek yozlaştı.

E-Tanzimat devri

Osmanlı İmparatorluğunun düşüşe geçme sebeplerinin başında 3.cü Selim’den itibaren İslamın gösterilmesi Sultanları bir takım tedbirlerin alınmasına yöneltti. 19cü asırın başlarında Tanzimat hareketiyle büyük değişiklikler oldu. Bu değişikliklerin, dînî açıdan da, hem sünni hem Alevi-Bektaşi kesimde önemli neticeleri oldu.

Horasan kaynaklı Türk kültüründen çıkma Nakşıbendilik gibi önemli bir sünni tarikat daha radikal bir yola dönüp selefiye tarikatına doğru yöneldi ve arap kültürü ağırlıklı oldu. Bu yeni yönlendirme günümüze kadar etkinliğini sürdürdü.

Bektaşiliğin önemli etki alanı Yeniçeriliğin kapatılmasıyla (1826) başlıyan Tanzimat hareketi, medrese dini eğitiminden uzaklaşıp ilme dayalı yeni okulların, üniversitelerin açılmasıyla reformlar serisinde çok önemli bir adım attı.

Belki Yeniçeri Ocağı kapatıldı ve Bektaşi Dergâhlarının mallarına el kondu ama Bektaşiliğin önde gelen kişileri siyasi hayatta etkinliklerini devam ettirdiler. Rumeli yavaş yavaş kaybedilmeğe başladığı zaman Bektaşilerde önemlerini kaybettiler.

Bu değişikliklerin Anadolu Heterodoks İslam tarikatları üzerinde de etkisi oldu. Kırsal kesimde bazı irili ufaklı ocaklar zamanla uğradıkları sünni etkilerden kurtulma çabaları gösterdiler. Mesela Tokat yöresine hakim olan Hubyâr Sultan ocağını fazla «sünnileşmiş» bulan bir kısım Aleviler bu ocağı terkederek Zile’de Veli Baba etrafında toplanıp ayin ve erkânlarını bu etkilerden arındırmışlardır. Tabii bu arındırmanın ne derecede bir arındırma olduğunu yorumlamak bize düşmez; mühim olan ufakta olsa bir Alevi topluğunun böyle bir zorunluk hissetmesidir. Bu yavaş yavaş yaygınlaşarak sonra daha açık seçik sorulacak «Biz kimiz? İnançlarımız neden böyle ? Nereden geliyor bu inançlar?» gibi kimlik sorularının bir başlangıcıydı.

Anadolu Batınî İslamına «Kızılbaş»lıktan, «Rafızi»likten başka bir ağırlık kazandıran «Alevi» terimi de bu sıralarda dini konuşmalarda yerini tekrar almağa başladı. Osmanlı arşiv belgelerinde 19.cu yüzyıldan önce «Alevi» kelimesine rastlanmazdı. Tarikatların eriyip kaybolmasıyla, geri kalan ocakların, birbirlerinden farklılıklar göstermelerine rağmen Bâtınî İslamın temsilcisi olarak aynı temelden çıktıkları için yani hepsinin Ali yandaşı (Şia-i Ali) Gayrı Sünni olmaları ve Sünniliğe karşı bir çatı altında isimlendirilmek istemeleri , genel bir kavram olarak «Alevi» teriminin tekrar dilimize girmesini sağladı. Yani bir «kimlik arama» ve bu kimliği adlandırma, tarif etme, kendini kabul ettirme devri başladı diyebiliriz.

Osmanlı siyasi iktidarı tarafından «kullanılıp» sonrada görevini bitirince «terkdedilen» Bektaşilikte bu yeni «Alevi» kavramı içinde kaldı.

3- Türklerin Anadolu’da karşılaştıkları yöresel etkiler

Selçuklularla 1071 Malazgirt savaşından sonra Anadolu'ya toplu göç eden Türk boyları, göçün aralıksız devam ettiği 14cü yüzyıla kadar, yol boyunca sonrada yerleştikleri Anadolu’da rastladıkları değişik milletlerin, etnilerin, kültürlerin inançlarıyla kendi inançlarını tarih boyunca harmanladılar.

Bir çok büyük medeniyetlerin yeşerip öldüğü bu topraklarda Kürtler, Ermeniler, Rumlar, Pontüslüler, Bizanslılar, Süryaniler ve daha bir çok irili ufaklı millet ve bunlarında değişik kültürleri ve dinleri vardı. Türklerin Anadolu’ya hakim olmalarıyla bu değişik dinlere ait halklar kısmen yavaş yavaş müslüman oldular ve büyük bir çoğunluğu da daha esnek olan Batınî-Sufî İslamî tarikatlarını tercih ettiler. Bu topluluklarda Türkler gibi «bağdaştırmacı» bir yaklaşımla kendi kültür ve inançlarının bâzı unsurlarını da bu yeni inançlarının içine çektiler. Beraber yaşayan kültürlerin birbirlerini etkilemesi gayet olağan bir şeydi ve bu kültürlerde içiçe geçince hangi unsurun nereden geldiğini takip etmekte zorlaşır. Zaten bu yönde araştırmalar yok denecek kadar azdır. Geriye baktığımızda önemli olan toplumun bu kültürel alıntıların var olduğu bilinçinde olması ve bunları nasıl yaşadığıdır.

Misal olarak Alevi Kürtleri verebiliriz. Bazı yörelerde günlük hayatta kurmançının değişik lehçelerinden birini konuşan bir kürt topluluğu rahatlıkla Cemlerini türkçe yürütüyorlar. Kürt kültür örf ve adetlerinin ise doğuda bir çok Türkmen boyunun örf ve adetleriyle Cem ayinlerindeki erkânlarını etkilediği etnoloji araştırmacıları tarafından farkedildi.

B- İslamda çokseslilik ve Aleviliğin yeri açısından yaklaşım:

Hz. Muhammet’in 632de Hakk’a yürümesinden sonra meydana gelen olaylar halifelik sorununa bağlı siyasî bir ayrılma gibi görünse de aslında derin teolojik bir görüş ayrılığını da meydana çıkardı. Bu görüş ayrılığı ilk müslümanlarının arap yarımadası kavimleri ortamından çıkıp değişik ırk, kültür ve dinlere mensup topluluklarla da karşılaşmaları ve onların müslüman olmalarıyla, 12ci yüzyıla kadar bu değişik ufuklardan gelen büyük İslam din bilgisi alimlerinin yeni yorumlarıyla çalkalandı, gelişti, zenginleşti. Ve bu dönemden sonra gelişmelere her zaman karşıt olan muhafazakarlar tarafından yeni yorumlara son verildi ve bir çeşit duraklama devrine girildi.

İslamı temelde ikiye bölen bu Teolojik ayrılık neydi?

1- Sünni (ortodoks) İslam (Ehl-i Sünnet): Vahiy (Bir düşünce ya da buyruğun Tanrı tarafından Peygamber’e ilham edilmesi) Hz. Muhammed’in Hakk’a kavuşmasıyla sona erdi. Şeriat kurallarına yeni yorum getirmekten, tapınma biçimlerine, dinsel görevlere özel bir düzen vermekten öteye bir değişiklik getirilemez.

2- Batınî (heterodoks: kabul edilmiş resmi din anlayışına, yani ortodoksiye, karşıt, aykırı din anlayışı) İslam: Şia-i Ali veya sünni görüşün isimlendirmesine göre Ehl-i Bid’at (Peygamber zamanından sonra dinde meydana çıkan şeylere inananlar) veyahut Osmanlı tarihî kayıtlarına göre Ehl-i Rafz (Râfızî yani Hz.Ebübekir, Ömer ve Osman’ın halifeliğini kabul etmeyenler) ama bize göre ise Ali yandaşları Hareketi (Şia-i Ali). Şia-i Ali veya Şiilik dediğimiz bu Bâtınî İslam yoruma göre Vahiy Hz. Muhammed’in Hakk’a kavuşmasıyla sona ermedi.

Şii düşüncede, Allah’ın üç ilahi makamı vardır: nübüvvet, risalet, imamet. Bu makamları, görev alanlarını birer cümle ile şöyle özetleyebiliriz:

Nübüvvet: Peygamberin, Allah’tan aracısız ya da Cebrail aracılığıyla ilahi vahiy alması.

Risalet: Peygamberin Allah’tan alınan vahiyi koruyup insanlara tebliğ etmesi.

İmamet: Allah’tan alınan vahiyi yorumlamak, insanlara öğretmek, yaşama geçirmek ve dünyaya hâkim kılmak.

Nübüvvet makamının sahibi “Nebi”, Risalet makamının sahibi “Resul”, imamet makamının sahibi de “İmam”dır. Hz. Muhammed, nübüvvet ve risalet makamının yanı sıra, imamet makamına da sahiptir.

Allah, Kuran’da, Muhammed’den sonra peygamber gelmeyeceğini, dolayısıyla vahiy gelmesinin de mümkün olamayacağını açıklamıştır. Ancak gelen vahiylerin tebliği, yorumlanması ve ilahi hükümlerin dünyada yaşama geçirilmesi işleminin henüz tamamlanmadığını anımsatan Şiiler, bu durumda Peygamber’in imamet ve velayetinin devamının zorunluluğuna dikkat çekerler. Allah’ın hükümleri henüz dünyaya hâkim kılınmadığı sürece bu görevleri icra edecek bir imama ihtiyaç olduğu ortadadır.

İmamın gerekliliğini zorunlu kılan nedenlerden biri de Kuran’ın zahir ve batın olmak üzere iki yönü vardır. Zahirde sadece İslamın hükümleri ve ibadet konuları insanlara anlatılır. Ancak batın yönünü, yani özünü yorumlayacak, velayeti ve itaati belirten ayetleri tefsir edecek ilahi ilim sahibi biri gereklidir ki, bunu da ancak ilahi irade sahibinin imamet ve velayet makamına tayin ettiği imam yapabilir.

Bâtınilik temeli üzerinde, vahdet-i vücut/vahdet-i mevcut ve ruh göçü felsefesi bütünleşti. Hoşgörü temeline dayalı, esnek ve yaratıcı bir dervişlik anlayışını geliştirerek merkezi yönetimle, otoriteyle çelişkisi olan tüm toplum insanlarını kucaklayan bir dünya görüşü yarattı.

Her iki kolda mühtelif mezheplere (Mezhep; arapca «zehap»’tan yani gitme, bir fikre, düşünceye uyma, gidilen, tutulan yol, bir dinin şubelerinden biri) ayrılda.

Her iki kolunda belli başlı mezheplerini ele alalım:

1-Sünni İslam Mezhepleri:


a- Fıkıh (amelî) mezhepleri: Yerel örf ve âdetlere göre İslam hukukunun çeşitli içtihâdlarla geliştirilmesi sonucu çoğalan amelî mezheplerden 12ci asırdan sonra sadece 4 mezhep kabul edildi:

1-Hanefî; 2-Malikî; 3-Şafiî; 4-Hanbelî

b-İnanç (itikadî) mezhepleri: Kelâm ve Tevhîd farklılıklarında en önemlileri de şunlardır:

1- Selefiyye: Kur’an-ı Kerîm ne söylemişse, akıl ve görüşü arka plana alarak, öylece kabul ederler (Bugün «Müslüman Kardeşler»in ve Suudî Arabistan’lı Vahabilerin yolu).

2-Mutazalliye: Selefilerin tam aksine, Kur’an-ı Kerîm’in anlaşılmasında kişilerin sorumluluğuna ve seçim özgülüğüne önem veren yol.

3- Eş’ariyye: Selefiyye ile Mutazilyye Sünni İslamda ki iki uç görüş arasında dengeyi bulan en yaygın orta yol.

4- Mâturiddiyye: Sünni Türkler için çok önemli olan Semerkand’ın Matürid köyünde doğmuş, Hanefi imam, Türk alimi Ebû-Mansur-î Matüridî’nin (öl.944) geliştirdiği Eş’ari muhafazakarlığını tenkit eden ve onlarla Mutazalliyye görüşü arasındaki mezhep.

2- Batınî İslamın kollarının önemlileri:

a-Şia-i İmamiye: Caferilik veya Onikiimamcılık da denilen, 6cı İmam Cafer-üs Sadık’ın kurduğu, imamlara inanma ve imam sevgisine dayanan Şiiliğin çoğunluk mezhebi. Kur’an’ın yaratılmış olduğunu öne sürmesiyle Ehli Sünnetten ayrılır. Bugün İran ve Irakta yaygın.

b-İsmailiyye: 6cı İmam Cafer-üs Sadık’ın erken ölen oğlu İsmail’in öğretisi yolunda giderler. Şekilci din ölecek ve Gerçek din (Din-î Hak) onun yerine yeniden doğacak. Başka deyişle Bâtına (gizli olan «Sır»ra) ulaşmak için onu saklıyan, görünmesine mani olan Zahir’in (diş görüntünün) bir kabuk gibi kırılması ve yok olması gerekir. Bugün değişik kollarıyla Hindistan, Pakistan ve az da olsa Avrupa'da.

c- Alamut radikal İsmailiyyesi: İmam’a Peygamberden daha fazla öncelik tanırlar. Her İmam bütün bağlantılara isyan edip baş kaldırıyor ve Hakk’la Bir olup zamanının «Sırrının sırrını» görüyor. Çok az da olsa Afganistan ve İran'da halen yaşatılıyor.

d-Nusayrilik: 9uncu yüzyılda Muhammet bin Nusayr tarafından kuruldu ve sonra Hüseyin bin Hamdan tarafından geliştirildi. Günümüzde Suriye, Filistin ve Güney Anadolu’da varlığını sürdürür. Temel inançı Hz. Ali’nin Tanrısallığıdır.

e-Melametiyye: (Kınayanların kınamasından çekinmeden doğru yolda, Hakk yolunda yürüme) : 9cu yüzyılda Horasan’da

Değerlendir
     






 

Yorumlar
Tarih 23.03.10, 19:29 Yazan AYDINLIK NEGÜZEL
İLK ÖNCE MERHABA ALEVİLİK İSLAM İÇİMİ DIŞI DİYE BİR SORU CAVABINI VEREYİM.ARTIK KENDİNİZ DÜŞÜNÜN İÇİMİ DIŞIMI MÜRŞİDİMİZ BAŞKÖYLÜ HASAN EFENDİ VARLIĞIN DOĞUŞU ADLI KİTABINI OKURSANIZ AYNEN ŞU BİLGİYİ GÖRCEKSİNİZ.HUMMET ZAMANINDA ALEVİLİĞİN İSMİ FIRKAYİ NACİYEDİR BU NAMLA YAYLIMIŞLAR TANINMIŞLARDIR.YANİ İSLAM DİYE BİR AD KULLANILMAMAMIŞ FIRKAYİ NACİYE DİYE TANINIP BİLİNİYORLARMIŞ.EVET GİDİN BAKALIM İSLAM NERDEN ÇIKTI İSLAMDA MUAVİYE YANLILARIN KURDUĞU DİNİN ADINA KOYSSUKLARI İSİMDİR.MUHHAMMEDİN BÖYLE İSLAM ADI LATINDA MUAVİYE BEKİR ÖMER OSMAN GİBİ TARAFTTARLARIN ÇIKARDIĞI KURANI ALIP DEĞİŞTİRİP BU DİNİ MUAHHET BÖYLE YAPMIŞTIR DİYE MUHAMMEDİN ADINI KUALLNIP KURANIDA DEĞİŞTİRP BU ŞEYTANİ HİLEBAZLIKLARINI YAPMIŞLAR.UMARIM BU AYDINLATICI BİLGİ FAZLASIYLA CANLAR NALMIŞTIR.BEN DİYORUMKİ İSLAM İSMİ ABBASİ YADA EMEVİ DÖNEMİNDE TAKILMIŞ BİR İSİMDİR.ZATEN BİZ ALEVİLERİN TARİHİNE ŞÖYLE BİR BAKARSAK HEP RAFIZİ IŞIK GURUHU KIZLBAŞ TAHTACI ÇEPNİ TORLAK VB SİMLERLE ANILMIŞIZ.GERÇEK GÜN GİBİ ORATADA HA BİRDE FIRKAYİ NACİYE MUHHAMMEDİN ZAMINDA İANNADIĞI YOLDUR BU YOLDA CEM VARDI İKRAR VARDI MUSAHİPLİK VARDI SEMAH VARDI CEMDEKİ HİZMETLERİ MUHAMMMED YERİNE GERTİP KEMALETE ERDİ MÜRŞİDKLİK MERTEBESİNE ERİŞTİ ÖZÜNDE HAKKI GÖRDÜ ŞAHI MERDAN ALİYE PES EVVEL SEN AHİR SEN BATIN SENSİN DEDİ.


İsminiz




Lütfen altaki işlemin sonucunu cevaplayınız

İşlem Sonucu:     =  



FUAF - Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu | Yazdır